
ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisi tarafından Mart 1957’de Eisenhower’a verilen yetkiler kapsamında, ABD’yi bütün Ortadoğu’yu kapsayacak şekilde aktif ve ağırlıklı aktörü haline getiren söz konusu “Eisenhower Doktrini”, Filistin toprakları üzerinde yerleşimci sömürge devleti olan Siyonist İsrail devletinin Ortadoğu’daki güvenliğini sağlamayı öngören dönüm noktası niteliğinde bir karar oldu. O günden beri ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik tüm saldırı ve işgal planlarının ana merkezi Eisenhower Doktrini olmuştur.
Siyonist İsrail’in ABD’nin desteğiyle İran’a karşı başlattığı saldırı ve Haziran 1982’de “Celile’ye Barış Operasyonu” adı altında Lübnan’ı işgal etmesinin bir benzerini oluşturan bugünkü Lübnan’ın güneyine yönelik “Sınırlı ve hedefli kara operasyonu” da “Eisenhower Doktrini” bağlamında ABD güdümündeki yayılmacı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan politikasının bir sonucudur.
Trump yönetiminin Çin’e yönelik enerji ve ekonomi ağırlıklı kuşatıcı politik hamleleri gereği son dönemde uygulamakta olduğu “Petro-politik” yaklaşımlı baskıcı yöntemler Venezüella’da kolayca amaca ulaşınca, benzer şekilde İran’a karşı şiddeti, diplomasi ve karşılıklı uzlaşı politikasına tercih ederek enerji kaynaklarının güvenliğini tamamen kendi kontrolü altına almak ve bu kaynakları Çin’e karşı baskı unsuruna dönüştürebilmek saikiyle kısa vadede sonuç alabilme vehmine kapıldığını görmek mümkündür.
İşte bu amaçla Yahudi üstünlükçü Temel Yasalarıyla acımasız yerleşimci sömürge devleti olan Siyonist İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı saldırgan politika ise salt İran’ı değil, tüm bölgeyi yeniden istikrarsızlığa, kaos ortamına ve yıkıma mahkûm etmiş oldu.
ABD’nin İran’ı kolayca kontrol altına alabilmek amacıyla saldırgan politikasına gerekçe olarak gündeme getirdiği nükleer silah konusunun bir bakıma ABD müttefikleri tarafından da kabul görmediğini görmek mümkündür.
ABD, o dönem “Yeni Irak’ın elinde” (Neo-Cons) baskılarıyla 11 Eylül 2001 tarihinde New York Dünya Ticaret Merkezi ve Washington’daki Pentagon’a yapılan terör saldırılarını gerekçe göstererek Irak’ın elinde olduğunu düşündükleri kitle imha silahlarının büyük bir tehdit oluşturduğuna yönelik iddialarla işgal etmiş ve sonuçta Irak’ta böyle bir durumun söz konusu olmadığı daha sonra iyice açığa çıkmış oldu.
ABD Başkanı Trump da benzer şekilde İsrail ile birlikte hareket etmekte olan “Evanjelist Siyonistler”in etkisiyle “İran’a karşı saldırı düzenlemesek, İran bizlere nükleer saldırıda bulunacaktı” şeklindeki açıklaması her türlü gerçeklikten uzak, ham hayal görüşü yansıtmaktadır.
Nitekim, bir savunma paktı olan NATO’yu işin içine sokma gayreti de NATO üyesi ülkelerin büyük çoğunluğunun ABD’ye yönelik saldırı olmadığı, aksine ABD’nin tek taraflı olarak bağımsız ve egemen bir ülke olan İran’a saldırı düzenlediği gerçeğinden hareketle Trump’ın yardım isteğine sıcak bakmadıklarını görmek mümkündür.