
Trump yönetiminin dış politikadaki ana parametresinin, evanjelik kesimin ve Siyonist Netanyahu politikasıyla örtüşmesi, kaotik sorunların akut boyutlarda seyretmesine neden olmaktadır.
Trump’ın İran’a saldırı kararı aldığında ABD istihbarat yetkililerinden çok “doğal müttefiki” Netanyahu’nun sözlerine önem vermesi dikkatlerden kaçmamaktadır. Oysa ki ABD eski Başkanı George W. Bush, her sabah eşinden sonra gördüğü ikinci kişinin CIA direktörü olduğunu ve günlük istihbarat bilgi ve notlarının kahvaltıdan daha önemli olduğunu ifade ediyordu.
Geçmişte ABD istihbarat raporları Pentagon’un askeri kararlarında belirleyici rol oynarken, ABD Başkanı Trump’ın İran konusunda Netanyahu’nun fikirlerini daha çok önemsemesi Amerika’nın İran’da Vietnam sendromundan daha büyük bir açmazın içerisine girmesine neden olmaktadır.
ABD Başkanı Trump’ın İran’a karşı İsrail ile birlikte yürüttüğü saldırgan ve tahakküm politikası, küresel çapta Amerika’ya olan güveni aşındırırken, keza Çin ile yürütülmekte olan ticaret savaşında önemli etkiye sahip olan Körfez’deki mevcut dengelerin de ABD aleyhinde bozulmaya yüz tuttuğu açıkça görülmektedir.
Bu arada Trump, Körfez’deki çıkarları için en büyük engel olarak gördüğü İran’a karşı başlattığı tek taraflı savaşta hedeflediği amaca ulaşamayınca, krizin alevlenmesi için büyük çaba göstermekten de geri kalmadığını görmek mümkündür.
Trump’ın saldırgan hedefle Hürmüz Boğazı üzerinde söz sahibi olup kendi hedefi doğrultusunda şekillendirme yoluna giderek Çin ile olan rekabeti ileri boyuta taşıma isteğinin büyük ölçüde akamete uğradığı görülmektedir.
Trump, ikinci döneminde göreve başlarken ABD’ye “altın çağ” vaadi de kısa sürede büyük hayal kırıklığına dönüşürken, beraberinde büyük risk faktörleri, belirsizlikler, açmazlar ve kaotik bir ortamın oluşmasına da neden olduğunu görmek mümkündür.
Bu durum ister istemez Donald Trump’ın birinci başkanlık döneminde sürekli olarak Başkan Barack Obama döneminde uygulanan dış politikayı büyük bir felaket olarak eleştirirken, o dönemde hiçbir vizyon, hedef, yön ve strateji olmadığını üzerine basa basa ifade ederken, şu anda gelinen noktada ise ortaya koyduğu politikalarla Obama döneminden daha büyük vizyonsuzluk ve belirsizlik ortamının hâkim olduğu açıkça ortadadır.
Sonuç olarak, Trump, her geçen gün ABD’ye büyük bedellere neden olan İran sendromundan bir an önce kurtulabilmek adına Hürmüz Boğazı'nda uygulamaya çalıştığı ablukayla İran’a kendi çözüm şartlarını dayatmaya çalışması çözümü değil, çözümsüzlüğü beraberinde getirecektir.
Nitekim, Amerikan Başkan Yardımcısı Vence’in; “Bu süreci büyük ve başarılı bir anlaşmayla sonlandırmayı tercih ediyoruz ve Başkan Trump da bu sürecin uzamasını istemiyor” şeklindeki son açıklaması ABD’nin içinde bulunduğu açmazın göstergesi niteliğindedir.