SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI RAPORU - 13.10.2020

KKTC MARAŞ BÖLGESİNİN SADECE SAHİL KISMI DEĞİL, TAMAMININ İSKÂNA AÇILMASI GEREKİR

 

KKTC'nin Gazimağusa şehrine bitişik Doğu Akdeniz’in ünlü turizm beldesi sayılan ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası  ‘Hayalet Şehir' olarak adlandırılmaya başlanan Maraş, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar uyarınca hem yerleşime hem de iskâna kapatılmıştı.

13 Ağustos 1974 tarihinde nihayete eren İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kurtarılmış olmasına rağmen ne yazık ki, hala iskâna kapatılmış durumdadır. Oysaki Maraş bölgesinin Osmanlı vakıf mülkü olduğu belgelerle sabittir.

Kapalı Maraş bölgesinde sadece bazı Rum mukimlerin gayrimenkulleri mevcut olmakla birlikte, bu hususta ilgili taraf GKRY değil doğrudan mülk sahibi ailelerdir, çünkü kapalı Maraş’ın büyük çoğunluğu vakıf eseridir. Buna göre kapalı Maraş'ın sorumlusu KKTC Evkaf İdaresidir. Oysaki GKRY’nin iddiasına göre Türkler Kıbrıs’ı 1571 yılında işgal etmiştir. Burada Rumların göz ardı ettikleri önemli gerçek te şudur; Rumlar o tarihte Ortodoks mezhebinden olup, Katolik Venediklilerin hükmü altında yaşayan azınlık idiler. Bu nedenle Maraş konusunda söz sahibi olmaları asla söz konusu değildir. Maraş bölgesi yaklaşık 450 yıldan beri vakıf malıdır.

Kıbrıs'ta 1571 yılından beri yürürlükte olan vakıf kanunlarına göre, vakıf mülkiyetinde olan Maraş bölgesinin gayrimenkulünü başkalarının sahip olması mümkün değildir. Bu bölge İngiliz yönetimi döneminde, Maraş’taki vakıf eserlerinin % 77’si gayri kanuni olarak Kıbrıslı Rumlar tarafından işgal edilmiştir.

Kıbrıs İngiliz yönetimi dönemini kapsayan 1907 yılında; ‘Ahkamul Avkaf’ adıyla Vakıf Kanunu yürürlükte idi. 1960’ta kurulan Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Anayasası’nın 110. Maddesi ve kuruluş sözleşmesinin E ekine göre, İngiliz Kolonisi dönemindeki tüm kanuni hüküm ve sorumluluklar aynı şekilde hiçbir değişikliğe uğramadan Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetine geçmiştir. Bu nedenle kapalı Maraş’ın gerçek sahibi hiçbir şüpheye yer kalmadan vakıfların olduğu vakıf belgeleri, tapu senetleri ve yasal hükümler gereği KKTC Vakıf İdaresidir.

Tüm bu gerçeklere rağmen, Annan Planı çerçevesinde kapalı Maraş bölgesinin Kıbrıs Rumlarına bırakılması öngörülmekte idi. Fakat yapılan referandum sonucunda Kıbrıslı Rumlar, Annan planını kabul etmemeleri sonucu bu plan gerçekleşmemiştir. Ne yazık ki bu referandum sırasında Başbakan Erdoğan, Annan Planının kabul edilmesini teşvik amacıyla “bir adım önde oluruz” ifadesiyle plana açık açık destek olmuştur.

Ölüme terkedilmiş olan kapalı Maraş sahillerinin yeniden açılması elbette ki Yeniden Refah Partimiz tarafından olumlu karşılanmış ve Maraş konusunda atılacak olan samimi adımların arkasında olacağımızı ifade etmekle birlikte bu konuya ihtiyatla yaklaşmakta olduğumuzu da açıkça ifade etmek isteriz.

Oysa ki, Sayın Cumhurbaşkanı Maraş sahillerinin halka açıldığını ifade ederken bunun tüm kapalı Maraş bölgesinin yeniden iskâna açılması anlamı taşımadığı ve sadece ‘Maraş sahili’ ile sınırlı bir söylem olduğu muhakkaktır. Diğer bir husus ise, bu hükümet döneminde referanduma taşınan Annan Planı’na göre; Maraş bölgesinin Kıbrıs Rumlarına bırakılması öngörülmekte idi. Burada Yeniden Refah Partisi olarak şunu ifade etmek isteriz ki, Vakıf malı olan ve zaman içerisinde Kıbrıs Rumları tarafından talan edilen bu bölgenin, asıl vakfiyelerin uluslararası mevzuata göre vakıf idaresine bırakılması ile ilgili adımların atılmasını beklediğimizi ifade etmek isteriz.

Sonuç olarak; 46 yıldır adeta ölüme terk edilmiş olan kapalı Maraş’ın tümden açılması konusunda atılacak olan her türlü samimi ve hakkaniyete uygun adımın arkasında olacağımızı açıkça ifade etmek istiyoruz. Eğer ki, Annan Planı’nda olduğu gibi, Kıbrıs Rumlarını müzakere masasına çekebilmek amacıyla ve Maraş bölgesinin Rumlara verilmesi niyetiyle Maraş’ın sahili ve plajı için günü kurtarmaya yönelik böyle bir girişim yapılıyorsa, bunun çok vahim sonuçlar doğuracağını açıkça ifade ediyoruz ve böyle bir adımı Yeniden Refah Partisi olarak asla kabul etmeyeceğimizi ifade etmek isteriz.

 

Doğan Bekin
Yeniden Refah Partisi
Genel Başkan Yardımcısı 

 

 

MİNSK GRUBUNUN ATEŞKES ÇAĞRISI

MİNSK Grubu eş başkanı ülkeler adına ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’in yayınladıkları ortak deklarasyon ile Dağlık Karabağ'da acil ve koşulsuz ateşkes istemeleri tamamen Ermenistan’ı korumaya ve kollamaya yönelik bir adımdır.
Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Lâçin, Hocavend, Kelbecer, Ağdere, Ağdam, Cebrayil, Fuzuli, Gubadlı ve Zengilan gibi önemli yerleşim bölgelerini hala işgal altında tutarken koşulsuz ateşkesten söz etmek Ermeni işgaline göz yumak şeklinde değerlendirmek mümkündür.
Bugün Dağlık Karabağ gerçeğine tarihsel olgu çerçevesinden bakmak ve çözüm ortaya koymak yerine, söz konusu üç ülkede ciddi anlamda bir güce sahip olan Ermeni lobisinin retorik söylemleri ile özdeşleştirilmiş politikalar devşirmek sorunun daha da ağırlaşmasına ve içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olabilir.
Ermeni içsel politik örgüsü içerisinde kalarak Dağlık Karabağ’da ‘çözümsüz çözüm’ anlayışlı bir ateşkes istemek, toprakları işgal altında olan Azerbaycan’ın haklı davasını görmezden gelmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Bu arada Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın, Azerbaycan’a müzakere teklifinde bulunurken; “biz ödün vermeye hazırız, Azerbaycan da taviz vermeye hazır olsun ” cümlesi ile uzlaşmacı bir lider portresi ortaya koymaya çalışarak giderek aleyhine dönüşen askeri çemberden bir an önce kurtulabilmek adına yaptığı siyasi bir manevra niteliğindedir.
Bu bağlamda, deyim yerindeyse karayla çevrili ve denize çıkışı olmayan(land lock) bir ülke konumunda olan Ermenistan, doğal olarak Azerbaycan ve Türkiye’ye her bakımdan bağımlı bir ülkedir. Ermenistan Başbakanı Nikol Başinyan, bir yandan Yukarı Karabağ’daki hezimetin faturasını Türkiye’ye yüklemeye çalışırken, diğer yandan, İstanbul’da kaçak olarak ikamet etmekte ve ara eleman olarak geçimlerini temin etmeye çalışan Ermenilerin durumunu görmezden gelmesi ise tamamen bir paradoks oluşturmaktadır. Bu cümleden olarak, Ermeni güçlerinin Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattının Yevlah ilinden geçen kısmına füze saldırısı düzenlemeleri de üzerinde durulması gereken son derece düşündürücü ve vahim bir gelişmedir.
MİNSK Grubunu oluşturan eş başkanlardan Rusya Federasyonu, her ne kadar ABD ve Fransa ile farklı politik tercihlere sahip olsa da, Ermeni lobisinin etkisiyle Dağlık Karabağ konusunda farklı bir çözüm ortaya koyması çok zayıf bir ihtimaldir. Nikol Paşinyan’ın ; “biz ödün vermeye hazırız, Azerbaycan da taviz vermeye hazır olsun ” cümlesinden sonra eş başkanların ortak ateşkes deklarasyonunun yayınlamaları ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Fontelles’in de ateşkes çağrısı yapması son derece düşündürücü olup, Azerbaycan Türkünü masa başı oyunlarıyla toprak tavizi vermeye zorlamaya yönelik sinsi bir gelişmedir.
Bu nedenle, Azerbaycan'ın haklı davasının desteklenebilmesi açısından Azerbaycan ile Türkiye arasındaki dayanışmanın asıl masa başına taşınması ile daha büyük önem kazanacağı bir gerçektir.


Doğan Bekin
Yeniden Refah Partisi
Genel Başkan Yardımcısı

 

 

HAZİNEYE AİT TARIM ARAZİLERİNİN

KÜÇÜK PARÇALAR HALİNDE DAĞITILMASI ÜLKE TARIMININ GELECEĞİNE VURULAN SON DARBEDİR.

 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 16.09.2020 tarih ve 31246 sayılı Milli Emlak Tebliği Ülkemiz tarımının geleceğine vurulan son darbedir.

Bu tebliğe göre, Milli Emlak arazileri tarım yapmak isteyen şahıslara en fazla 60 dönümlük parseller şeklinde kiraya verilecektir.

Tebliğ, başlangıç maddelerinde, toprak dağıtılacak kişilerin, arazinin bulunduğu ilgili köy nüfusuna kayıtlı olması, orada ikamet etmesi gibi maddeleri ile göze çarpmaktadır. Ancak bu maddeler ile gerçek gizlenmeye çalışılmaktadır.

Bugün için köyde yaşayan nüfus, ülke nüfusunun %9.5 kadarıdır. Köyde kalan kişilerin, genellikle köylerini terk etmek istemeyen yaşlı nüfus olduğu da bilinmektedir. Köyde kalan nüfusun fiziki olarak tarımla uğraşması mümkün gözükmemektedir.

Bu tebliğin köye dönüşü teşvik eden bir tebliği olması da mümkün değildir. Zira tarım yapmak sadece toprağa sahip olmak demek değildir. Önemli bir işletme sermayesi istemektedir. Tohum alımından, gübreye, ilaçlamadan hasat masraflarına, depolamadan, ürünün satılacağı yere nakile kadar birçok harcama kalemi bulunmaktadır. Köye dönmek isteyen fukara köylünün bu masrafları karşılaması mümkün değildir.

İlan edilen tebliğin 4. Maddesinin 3. Fıkrası” Hazineye ait tarım arazileri hak sahiplerine, Kanunun 51 inci maddesinin birinci fıkrasının (g) bendine göre pazarlık usulü ile kiraya verilir.” denmektedir. Bu da, değerlendirmelerin adil olmayabileceği yönünde ilk işaretlerini de vermektedir. Arazi dağıtımının partizanca yapılma ihtimali de maalesef bulunmaktadır.

Tebliğin esas çarpıcı ve gizlenen kısmı, Genel Esaslar bölümü 4.Madde 8.fıkrasında ve 10. maddenin fıkralarındadır. Bu maddelerde; ilgili topraklar, mukim köylüler veya adrese kayıtlı köylüler tarafından talep edilmediği takdirde, herhangi gerçek ve tüzel kişilere, 60 dönümlük sınırlama olmadan verileceği yönündeki hükmüdür. Tabir uygunsa bütün bu çalışmalar, hazine arazilerini birilerine topluca vermek için planlanmış bir çalışma gibi gözükmektedir.

Kaldı ki, 21. Yüzyılda tarım, büyük arazilerde yapıldığı takdirde, üretilen birim madde başına düşen maliyet düştüğünde çok daha ekonomik olmaktadır. Bu gerçek göz önüne alındığında, toprakların küçük parçalara bölünmesi değil, 50.000, 100.000 dönümlük çiftlikler kurularak yapılması daha ekonomik olacaktır.

Bu tebliğin bir başka çarpıcı özelliği de, tebliğin Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından değil, konuyla doğrudan bağlantısı bulunmayan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılmış olmasıdır. Tarım Bakanlığının bu konudaki gerçek düşünceleri merak konusu olacaktır. 20.09.2020

 

Prof. Dr. Doğan AYDAL

Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Ar-GE Başkanı