SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI HAFTALIK RAPORU - 29.10.2020

KIBRIS’TA YENİ SÜREÇ VE BEKLENTİLER

 

KKTC’de yapılan ve Sayın Ersin Tatar’ın kazandığı cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimi, şüphesiz ki Doğu Akdeniz’de yaşanan son konjonktürel gelişmeler ışığında KKTC’nin geleceğini derinden etkileyecek öneme haizdir.

Bundan önceki seçim döneminde KKTC seçimlerine yapılan dolaylı müdahalelerle aday olan baş müzakereci Kudret Özersay, %21.23 oy alarak dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’nun %28 oyda kalmasına ve seçimlerin ikinci tura taşınmasına neden oldu. O dönemde yapılan ikinci stratejik hata ise Mehmet Ali Talat yerine yeni bir güç olarak ortaya çıkan CTP’li Sibel Siber ile yaşandı. Bundan en karlı çıkan ise hiç hesapta olmadığı halde aradan sıyrılarak ikinci tura kalan Mustafa Akıncı oldu.

O dönem KKTC’de yapılan ilk tur seçimleri Ankara’nın bütün denklemlerini ve beklentilerini bir anda altüst etti. İktidardaki CTP’nin desteklediği Sibel Siber, büyük bir hezimet yaşayarak geçerli oyların ancak %22.54’ünü alabildi. Türkiye'nin seçilmesini arzuladığı Kudret Özersay ve daha önce AK Parti Hükümeti’nin desteğini arkasına alan Mehmet Ali Talat ekolünden gelen Sibel Siber’in birinci turda saf dışı kalmaları ve bütün olumsuzluklara ve üzerinde oynanan oyunlara rağmen, Dr. Derviş Eroğlu’nun ilk turda birinci gelmesine engel olamamış idi. Türkiye karşıtı keskin politikaları ile bilinen Mustafa Akıncı’nın , % 26.92 ile aradan sıyrılarak ikinci tura kalması en çok Rumları sevinmelerine neden olmuş idi.

Mustafa Akıncı, seçim sırasında verdiği demeçlerle adeta Rum Kesimi’nin sözcüsü ve Türkiye’yi dışlayıcı bir politikanın savunucusu pozisyonunda olmuştur. O dönem Akıncı’nın seçilmesi durumunda, müzakerelerde KKTC’yi çözümden çok, çözülme sürecine ve sarmalına götürmesi kuvvetle muhtemel bir beklenti idi.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, muhtemel müzakereler için Rum Kesimi’ne bir uzmanlar heyeti göndermeyi yeğlerken, Mustafa Akıncı ise, o dönem seçim öncesi yaptığı son basın toplantısında Türkiye konusunda; “ne çatışmacı-ne de teslimiyetçi” olacakları konusundaki yaklaşım ortaya koyarak çözüm sürecinde takip edeceği Türkiyesiz çözümün ilk sinyallerini de vermiş oluyordu. Mustafa Akıncı bununla da kalmayıp, cumhurbaşkanı olarak seçilir seçilmez yaptığı ilk açıklamada; “ tarafsız olduğunu, ancak toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda taraf olduğunu “ açıkça ifade ediyordu. Bu nedenle, görev süresi boyunca SAROS Vakfı ve SteliosHacıyoannu’nun kurucusu olduğu Stelios Vakfı( SteliosPhilanthropic Foundation)’ın büyük desteğini arkasına alarak, gençlere yönelik ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ başta olmak üzere birçok projeyi hayata geçirmeyi ihmal etmedi.

Keza, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile yaptığı görüşmeler sonunda Kıbrıs'ta çözüm sürecine yaptığı vurgu üzerine, Mustafa Akıncı ile eli iyice güçlenen Kıbrıs Rum Kesimi lideri NicosAnastasiadis’in , “bizim muhatabımız Türkiye değil, Kıbrıs Türk Toplumu’dur” şeklindeki ifadesi aslında Mustafa Akıncı’ya dolaylı destek niteliğinde idi.

O dönemde AK Parti hükümetinin bariz yanlış politikaları sonucu ikinci tura kalan Mustafa Akıncı’ya en büyük destek hiç şüphesiz Rum kesiminden gelirken, ‘Sınırsız, sınıfsız, tek ve birleşik Kıbrıs’ fikrini savunan Birleşik Kıbrıs Partisi(BKP) Genel Başkanı İzzet İzcan ve “Ey Ankara, biz ne paranı, ne de askerini istiyoruz, biz esirin değiliz” şeklinde gazetelere ilanlar veren Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası eski Genel Başkanı Konuroğlu ve Mustafa Akıncı’nın Toplumcu Demokrasi Partisi(TDP) de Mustafa Akıncı’ya destek olmaktan geri durmadılar.

Kıbrıs Rum lideri NicosAnastasiadis, Türk tarafının iyi niyetini ortaya koyabilmesi için, Maraş bölgesini bir iyi niyet göstergesi (impetus) olarak vermesini ön şart olarak ortaya koyarken, o dönem ikinci tura kalan Sayın Dr.Derviş Eroğlu ise, toprak konusundaki müzakerelerin en sonda görüşülmesi gerektiği, ondan önce asıl çözülmesi gereken problemler olduğunu, problemleri çözmeden toprak konusunun müzakereye getirilmesinin asıl çözümsüzlük olacağını savunurken, Mustafa Akıncı ise, Maraş ve Güzelyurt başta olmak “ver kurtul” düşüncesiyle Rum Kesimi’ne zeytin dalı uzatmaktan geri durmuyordu.

Mustafa Akıncı, EvieAndreou ile yaptığı söyleşide kullandığı ifadeler, Kıbrıs sorununu 1974 öncesine taşımaya yönelik tehlikeli bir hamle niteliğinde idi. Akıncı verdiği demeçte, iki toplumlu(bi-communal) ve iki kesimli ( bi-zonal) Federasyon çözümünde, birbirleriyle işbirliği içinde olan iki kesim yerine, bir arada(co-existance) tek Kıbrıs fikriyatını amaçladığını açıkça ortaya koyuyordu.

Mustafa Akıncı, Kıbrıs Rumlarının isteği doğrultusunda yeniden birleşmenin “KC”nin çatısı altında, ”tek egemenlik”, “tek uluslararası kişilik”, “tek vatandaşlık ”ilkelerine göre hareket etmeyi adeta “Rumlardan daha Rumcu ”bir anlayışla yaklaşmakta, bütün iplerin Rumların elinde olacağı bir “KC” nin, Türkiye’nin üye olmadığı bir Avrupa Birliği'nde yeni bir “ENOSIS”e dönüşmesinin de adeta önünü açmaya yönelik politikalar öneriyordu.

Kıbrıs Rumlarının en iyi çözüm şekli olarak gördükleri mevcut durumu koruma(statusquo) ve uluslararası alanda Kıbrıs’ın tek temsilcisi gibi davranma arzularını, Mustafa Akıncı’nın ifade ettiği Rumlarla birlikte var olma(co-existance) düşüncesiyle legalize etme yoluna gitmeyi arzu ediyordu.

Mustafa Akıncı, cumhurbaşkanı seçilir seçilmez, “Ana vatan, yavru vatan” söylemi üzerinden Ankara ile köprüleri atarak NicosAnastasiadis’e zeytin dalı uzatmayı da ihmal etmedi.

Kıbrıs sorununa kalıcı çözüm bulmak amacıyla Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında BMGS'nin Özel Temsilcisi OsorioTafall'ın nezaretinde 3 Haziran 1968 günü Beyrut'da başlayan görüşme ve müzakereler elli iki yıl boyunca sürmesine rağmen şu ana kadar hiçbir ilerleme ortaya konulamadı.

Nitekim KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve GKRY Başkanı NicosAnastasiadis arasında en son CransMontana’da yapılan ve Akıncı’nın önceden harita sunup taviz üzerine taviz politikaları güttüğü ikili görüşmelerde de hiçbir aşama kaydedilmediği gibi bir bakıma elli iki yıllık çözüm beklentisi de olumsuz şekilde sona ermiş oldu.

Böylece Kıbrıs sorununda özellikle iki kesimli, iki toplumlu siyasi eşitliğe dayalı; dönüşümlü başkanlık, yönetimde kararlara etkin katılım, toprak, mülkiyet ve en önemlisi güvenlik ve garanti konularında uzlaşma sağlanamadığı gibi, federal çözüm beklentisi de son CransMontana görüşmelerinde tamamen ortadan kalkmış oldu.

Kıbrıs’ta yıllardan beri ENOSIS’i hedefleyen EOKA terör örgütü anısına 4 Mayıs 2014’te Atina’da dikilen heykelin açılışını Yunanistan Cumhurbaşkanı KarolosPapulias ile birlikte yapan GKRY Başkanı NicosAnastasiadis’in bu düşünce atlası ile Kıbrıs’ta Akıncı’nın Kıbrıs'ı yeniden 1974 öncesine taşımaya yönelik tüm tavizkar politikalarına rağmen çözümün tarafı olması zaten beklenemezdi.

Nihayet AK Parti iktidarı, GKRY’nin ortaya koyduğu çözümsüzlük politikaları karşısında çok geç kalınmış bir kararla artık federasyon görüşmeleri yapılmayacağını duyurmasından başka yapabileceği bir şey kalmamıştır.

Bu cümleden olarak, Türkiye’ye düşen görev KKTC’nin uluslararası camia tarafından bağımsız bir ülke olarak tanınmasını sağlamaya yönelik güçlü adımların atılmasıdır. Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeler ışığında Türkiye ve KKTC’nin güvenliği açısından bu durum son derece gereklidir.

Sonuç olarak, 1878'de İngiltere, Kıbrıs’ı uhdesine geçirmeden önce Robert Hamilton Lang’ı Kıbrıs'ta konsolos olarak görevlendirmiş idi. Kıbrıs'ın İngiltere'nin himayesine girmesinden sonra kaleme aldığı; ‘Kıbrıs: Tarihi, Mevcut Kaynakları ve Gelecekteki Beklentileri’ (Cyprus: ItsHistory, ItsPresentResources, andFutureProspects.) kitabında, işaret ettiği üç konu, Kıbrıs'ın önemini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.

Robert Hamilton Lang, Kıbrıs’ın; Süveyş Kanalı ve gelecekte İngiltere tarafından inşası düşünülen ‘Fırat vadisi Tren Hattı’ ve ileride İngiltere'nin Anadolu’ya olası askeri operasyon için stratejik öneme sahip olduğunu açıkça ifade ediyordu. Aslında Lang’ın Kıbrıs'ın stratejik önemini vurgulayan ifadeleri şimdi için de geçerli olup, hükümetin, Kıbrıs’ta geçmişte Talat ve Akıncı konusunda uyguladığı yanlış politikalar sonucu yaşadığı vakit kaybının bir an önce telafi edilmesi artık kaçınılmaz olsa gerek.

 

Doğan Bekin

Genel Başkan Yardımcısı

 

 

 

MİLLİ SİYASET AKADEMİSİ

 

Yeniden Refah Partisi Siyasi İşler Genel Başkan Yardımcısı Bayram Sakartepe Milli Siyaset Akademisi çalışmasının duyurusunu yaptı.

Bölgeler halinde yapılacak eğitim çalışmasının ilki için Sakartepe;

‘Bursa, Kocaeli, Sakarya, Çanakkale, Yalova, Bilecik, Balıkesir ve Düzce illerinde ilkini gerçekleştirmek için çalışmalarımızı büyük bir ölçüde tamamlamış bulunmaktayız. Milli Siyaset Akademisi katılım  başvuruları başlamıştır. Başvuruları kabul ise, 09.11.2020 tarihinde sona erecektir.

Milli Siyaset Akademisi Programı 13-14-15 Kasım tarihleri arasında Bolu Sarot Termal Park Tatil Köyü’nde gerçekleştirilecektir,’ açıklamasında bulundu.

 

KATILIMCILAR SINAVA TABİ TUTULACAK

 

Katılımcılara, katıldıkları derslerden program sonunda sınava tabi tutulacaklar ve başarılı olan katılımcılara Uluslararası Yeni Pazar Üniversitesi’ onaylı

1-Siyaset Bilimi,

2-Siyasal Tarih,

3-Yeni Dünya Düzeni ve Sosyal Medyanın Etkisi, adlarında 3 adet resmi sertifika ile Genel Başkan     Dr. Fatih Erbakan imzalı başarı belgesi verilecek.

 

DERSLERİ KONUSUNDA UZMANLAR VERECEK

 

Milli Siyaset Akademisi eğitim kampında dersleri verecek isimler de netleşti.

  • Buna göre, ‘Siyasi İletişim Teknikleri’ dersini Uzman Klinik Psikolog Mikdat ERTEM sunacak.
  • Devlet ve Bürokrasi Yönetimi’ konusunu, Gelir İdaresi Eski Başkanı YMM Mehmet Akif ULUSOY anlatacak.
  • Önce Ahlak ve Maneviyat düsturu ile siyaset sahnesinde yer alan Yeniden Refah Partisi mensuplarına ‘Nefis Terbiyesi’ dersini ise Dr. İhsan ŞENOCAK aktaracak.
  • Milli Siyaset Akademisi’nde ‘Küresel Sistemde Siyasal Fikirler’ işlevini Doç Dr. Eldar HASANOĞLU verecek.
  • Devlet Eski Bakan’ı Prof. Dr. SacitGÜNBEY’de ‘Siyasi Tarih ve Milli Görüş’ün Etkileri’ konusunu işleyecek.

 

SON DERS GENEL BAŞKANIMIZ DR. FATİH ERBAKAN’DAN

 

Milli Görüş’çülere son ders, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Dr. Fatih ERBAKAN’dan gelecek. Erbakan sunumunda ‘Neden Siyaset’konusuna değinecek. Son dersi vermesi planlanan Genel Başkan Erbakan katılımcılara kendi imzasıyla bir başarı belgesi de takdim edecek.

Milli Siyaset Akademisi’yle ilgili detaylı bilgiye ulaşılabilmesi için bir de internet sitesi kurulmuş. Ayrıntılı bilgi bu siteden elde edilebilir.

http://www.millisiyasetakademisi.com

HABER MERKEZİ

http://www.bursahaber.com/politika/milli-siyaset-akademisi-basliyor-h1887581.html

 

 

FRANSA'NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞI VE BOYKOT KARARI

 

Fransa’da bir öğretmenin Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hakaret maksatlı çizilen karikatürleri öğrencilerine göstermesi ve bundan dolayı Müslüman bir öğrenci tarafından öldürülmesi iddiası sonrası yaşanan gelişmeler Fransa’nın ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İslam’a olan düşmanlığının açık ispatlarından biri oldu.

 

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Charlie Hebdo dergisindeki bu hakaret çizimlerini kamu binalarına yansıtması tam bir hezeyan halidir. Ne yaptığını bilmeyen, gözü dönmüş, iradesini kaybetmiş bir insanın ruh halini yansıtan bu davranış tüm İslam Aleminden haklı olarak büyük tepkiler aldı ve almaya devam ediyor.

 

Fransa’nın, sömürgeci tarihi köklerinden başlayarak bugüne uzanan İslam düşmanlığı Fransa’yı kimin yönettiğine bakmadan adeta bir devlet politikası haline geldi. Avrupa’da, Almanya’dan sonra en fazla Müslüman nüfusa sahip olan Fransa’da laikliğin bahane edilerek Müslümanlara karşı getirilen yasaklar ve çıkarılan engeller bu menfi devlet politikasının birer belgesi durumunda. Radikal İslam kavramını üreten ve bu kavram üzerine düşmanlıklarının adımlarını inşa eden Fransa’ya karşı İslam dünyasından gelen tepki ise, Fransız mallarını boykot etmek oldu.

 

Boykot adımı ne kadar yayılır ve büyür bilemiyoruz ama daha şimdiden Fransa’yı korkuttuğu aşikar. Fransa ekonomisinin bu boykottan etkilenmesi olasılığının ortaya çıkardığı korkudan dolayı Macron ve diğer Fransız yetkililer, bu boykotun durdurulması çağrısında bulundular. Zira ekonomik boykotun sonuçlarının bir ülke için ne kadar etkili olduğunu biliyorlar. Bu etkiyi anlayabilmemiz için Hindistan’da Mahatma Gandi’nin İngiliz sömürgeciliğine karşı gerçekleştirdiği boykot ve pasif direnişi bir kez daha okumak gerekiyor

 

Fransız mallarını boykot etme çağrılarından bir tanesini de Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Başta sosyal medya da olmak üzere Sn. Cumhurbaşkanının bu çağrısı karşılık buldu ve boykot sesleri yükseldi.

 

Elbette biz de bu boykot kararını olumlu ve doğru buluyor ve destekliyoruz. Ancak Fransa için olumsuz sonuçlar ortaya çıkarması muhtemel bu boykotu kendimiz için de olumlu sonuçlara evirmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için de bu boykot çağrısını hamasi bir siyasi söylemden öteye taşımak ve boykot ettiğimiz Fransız mallarının yerine çok daha kalitelisini üretecek bir üretim seferberliği başlatmamız gerekiyor. Bir taraftan boykot çağrısı yapıp diğer taraftan üretemediğimiz ve Fransa’dan almak zorunda kalacağımız ürünlerin varlığı bu boykotu anlamsız kılacaktır.

 

Ülke olarak bugün içerisinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların en önemli sebebi yıllardır üretime dayalı olmayan bir ekonomi modeliyle yönetiliyor oluşumuzdur. Bu ekonomi modeli yıllık 35 Milyar Dolar Dış Ticaret açığı olarak karşımıza çıkıyor. Üretime dayalı olmayan, borç-faiz-vergi sarmalındaki ekonomi modelinin ortaya çıkardığı sonuç %30’a dayanan genç işsizlik oranı ve 1 Trilyon Dolara dayanan iç ve dış borç stokuyla karşı karşıya kalmak oluyor. Türkiye’nin bu ekonomi modelini Sn. Cumhurbaşkanı 2018 yılında Türkiye Esnaf ve Sanatkarla Konfedarasyonu Genel Kurulunda “Artık israf ekonomisini bir kenara bırakıyor ve üretim ekonomisine geçiyoruz” diyerek bizzat kendisi dile getirmişti. Şimdi yapılması gereken bugüne kadar gerçekleşmeyen bu sözün gereğini yapmak ve üretime, istihdama dayalı ekonomi modelini hayata geçirmektir.

 

Bu yapılmadığı takdirde Fransız mallarından boşalan raflara çok daha iyi kalitede kendi yerli ve milli ürünlerimizi koyamayız ve bu türden boykot söylemleri hamasetten öteye geçmez.

 

Elbette sadece üretmek yeterli değil, kaliteli ve katma değeri yüksek ürünler üretmemiz gerekiyor. Sadece kaliteli ürünler üretmek de yetmiyor, ürettiğimiz her türlü ürünün uluslararası pazarda hak ettiği değerden alıcı bulmasını sağlayacak ticaret ağını da oluşturmamız gerekiyor.

 

Dünya Ticaret Örgütü’nün bilgi platformu olan trademap.org sitesinde ki verilerden bir tane örnek, ürettiğimiz ürünlerin diğer ülkelerin aynı ürünleri karşısındaki değer farklarını görmemiz açısından önemlidir. Türkiye zeytinyağı ihracatında dünyada 6. Sırada. Ancak biz zeytinyağının tonunu 2.700 dolara satarken, İtalya 4.800 dolara satıyor. Türkiye'nin 2018 yılında 1.39 dolar olan birim kg ihracat fiyatı; 2019 sonu itibari ile 1.23 dolara geriledi. Japonya’nın kg ihracat fiyatı 4 dolar, Almanya’nın 3.7 dolar olduğunu göz önüne alırsak bulunduğumuz nokta pekte iç açıcı değil. Bu noktada olmamızın sebebi ilk olarak başta katma değeri yüksek teknolojik ürünlerin üretimi konusunda ki yetersizlik, diğer ise başta tarımsal ürünler olmak üzere ürettiğimiz ürünleri gerçek değerinde pazarlayamayışımızdır.

 

Bu acı gerçekler karşımızda dururken, Fransa’yı veya İslam’a düşmanlık yapan, ülkemizin uluslararası hukuktan doğan haklarını gasp etmeye çalışan ülkelerin mallarını boykot etmek milli duyguları geçici olarak tatmin etmekten başka bir sonuç vermez.

  

Zafer Emanetoğlu

Genel Başkan Yardımcısı