SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI HAFTALIK RAPORU - 12.11.2020

SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI HAFTALIK RAPORU

12.11.2020

 

                                    

 Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Yürürlükten Derhal Kaldırılmalıdır

 

1940’lı yılların ortalarında, Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik darboğazı fırsat olarak gören Amerika Birleşik Devletleri, 27 Şubat 1946 tarihinde Türkiye ile bir kredi anlaşması imzalamıştır. Tarihimizde Kahire Anlaşması olarak bilinen bu anlaşmaya göre, Türkiye’ye borç verilmesi karşılığında, ABD’nin elinde kalmış savaş artığı silah, teçhizat ve malzemeler ülkemize satılmıştır. Ancak bu anlaşma ile Cumhuriyetimizin kurulduğu günden bugüne kadar önünde “Milli” ibaresi yer alan iki bakanlığımız olan “Milli Savunma” ve “Milli Eğitim” bakanlıklarımız adeta Amerikan sömürgecilik anlayışına teslim edilmiştir. Alınan silah, teçhizat ve malzemeler ile anlaşma gereği kabul edilen üretim kısıtlamaları nedeniyle 70 yılı aşkın süredir “Milli” bir savunma sanayimiz tesis edilememiş, aksine savunma sanayimiz önemli ölçüde dışa bağımlı hale getirilmiştir. Bu borçlanma ile edinilen paranın harcanma usullerinin düzenlendiği ve 13 Mart 1950 tarihinde kabul edilen yeni bir anlaşmayla[1] ise “Milli Eğitim Bakanlığımız” da adeta ABD’ye teslim edilmiştir. Bu anlaşma ile bugün adını “Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu” olarak bildiğimiz “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” kurulmuştur.

Bu kurul; dört üyesi ABD vatandaşı, dört üyesi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşmakla birlikte komisyona Misyon Şefi ve nihai karar verici sıfatıyla ABD büyükelçisi başkanlık etmektedir. Gerektiği durumlarda nihai karar verici ise ABD Dışişleri Bakanıdır. Bu anlaşmanın 6. Maddesi “Komisyon, işlerinin tedviri için lüzum göreceği nizamnameleri kabul ve icap eden komiteleri tâyin edecektir” şeklindedir. Bu madde tatbik olunarak Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde “Milli Eğitimi Geliştirme Komisyonu” adı altında, büyük çoğunluğu ABD’li danışmanlardan oluşan bir komisyon kurularak, bu komisyon marifeti ile yıllar içerisinde ilkokul, ortaokul, lise, meslek liseleri ve imam hatip liselerinin müfredatları adeta boşaltılmış, milli ve manevi değerlerimizden uzaklaştırılmıştır. Maalesef, bu komisyonun yayınlamış olduğu yıllık raporlardan, alınan tavsiye kararların, üniversitelerimizi dahi şekillendirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim gerek Milli Eğitime bağlı gerekse YÖK’e bağlı eğitim-öğretim kurumlarının Dünya sıralamalarında gelmiş olduğu olumsuz durum, bu komisyonun misyonunu yerine getirmedeki başarısını gözler önüne sermektedir.

Bizler Yeniden Refah Partisi olarak, amacı öğrenci/eğitimci değişim programı gibi lanse edilen bu anlaşmanın asıl amacının; Milli Eğitim Sistemimizi kontrol altında tutmak ve ABD menfaatlerine göre şekillendirmek olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bu anlaşma, üstü örtülü biçimde, ABD’nin savaş kazandığı ülkelere uyguladığı eğitimle ilgili yaptırımları içermektedir. Hükümet tarafından, 18 yıllık tek parti iktidarında 16.’sının deneneceği ilan edilmiş olan yeni Milli Eğitim Sistemi değişikliğinin yapılmasından önce, ABD ile yapılmış olan bahse konu anlaşmanın lağvedilmesini gerekli görüyor ve uyarıyoruz “Milli refleksler gösteremez hale getirilmiş bir kurumdan Milli bir eğitim sistemi çıkarılamaz”.

Eğitim, Öğretim ve Kültür konularında başarısız olduklarına ilişkin defaatle özeleştiride bulunan Sayın Cumhurbaşkanına buradan sesleniyoruz: “Eğer bu özeleştiriyi tekrarlamak istemiyorsanız öncelikle ABD’nin Milli Eğitimimiz üzerindeki gölgesi olan Fulbright Anlaşması’nı iptal ediniz ve kendi milli ve manevi değerlerimizi merkezine alan bir eğitim-öğretim sistemini tesis ediniz. Tarihimize baktığımızda, ABD’nin bu sömürgeci anlayışının Milli Eğitimimizdeki tezahürünün, ülkemiz ekonomisindeki dışa bağımlılığın bir sonucu olduğundan ders alarak, daha çok borçlanmak yerine yerli ve milli kaynaklara yöneliniz”.

Fulbright Komisyonu’nun Milli Eğitim Müfredatımız üzerindeki etkisini “ülke efsanesi” olarak nitelendiren ve bu kurumun dayatmalarına karşı kendisini garanti olarak gösteren Sayın Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a da hatırlatıyor ve soruyoruz: “Demokratik hukuk devletlerinde garantiler kişiler üzerinden verilmez, kanun ve yasalarla verilir. Fulbright Anlaşması bir kanun olarak yürürlüktedir ve ABD’ye her an için müdahale etme alanı açmaktadır. Bu anlaşmaya rağmen Amerikalıları,Bakanlığınızdan içeriye siz mi almıyorsunuz yoksa ABD şu anda müdahaleye ihtiyaç mı duymamaktadır? Siz almıyorsanız sizden sonraki Bakanların da Amerikalıları içeriye alıp almayacağını nasıl garanti edebiliyor ve bu vebali nasıl üzerinize alıyorsunuz?” Milliliğin kurumsallaşması ve gelecekteki riskleri ortadan kaldırabilmek adına bu anlaşmanın derhal yürürlükten kaldırılması gerekmektedir.

Bizler Yeniden Refah Partisi olarak; yurtdışına öğrenci gönderilmesine asla karşı değiliz, aksine nerede bir ilim varsa ona talip olan bir ilim ve ahlak anlayışına sahibiz. Ülkemizi yurtdışında temsil eden veya yurtdışında almış olduğu eğitimle ülkemize hizmet eden tüm vatandaşlarımıza teşekkür ediyor ve bağrımıza basıyoruz. Ancak Fulbright Anlaşması, her yıl yurtdışına birkaç yüz öğrenci gönderebilmek uğruna 27 milyon öğrencimizi, evladımızı feda etmeye zorlayan akıl dışı bir anlaşmadır. Ayrıca Fulbright Anlaşması gereği, yurtdışına gönderilen öğrenci ve araştırmacılarımızın ücretini Devletimiz karşılamakta olup, ABD’nin bu öğrenciler için herhangi bir bütçe ayırma durumu da söz konusu değildir[2]. Dolayısıyla Fulbright Anlaşması’nın lağvedilmesi ile kaybedilecek bir bütçe de söz konusu değildir. Gençlerimizi ve akademisyenlerimizi yurtdışında eğitime göndermek için tek yol Fulbright Anlaşması olmadığı gibi gidilebilecek tek ülke de ABD değildir[3].

Her zaman ifade ettiğimiz üzere, Milli Görüşün temsilcileri olarak bizler çok iyi biliyoruz ki; bir ülkenin asıl zenginliği, tankı, topu, tüfeği ve parası değil; imanlı, inançlı ve ilim sahibi evlatlarıdır. Bu sebeple çocuklarımızı ve gençlerimizi bu değerlere sahip olarak yetiştirebilmemiz için gerçek anlamda yerli ve milli bir eğitim sisteminin memleketin her köşesinde tesis edilmesi atılması gereken ilk adımdır. Bugün, ekonomik kalkınmamızın ve başta işsiz gençlerimiz olmak üzere özlenen huzurun ve refahın tüm milletimize ulaştırılmasının ilk koşulu, yerli ve milli bir eğitim sisteminden geçmektedir.

Bizler Yeniden Refah Partisi olarak, iktidarımızda, her türlü şart altında ülkemizin koşulsuz bağımsızlığını tesis edeceğiz. Bu bağlamda başta Fulbright Anlaşması olmak üzere Milli Eğitimimizi boyunduruğu altına almış tüm gayri-milli anlaşmaları derhal lağvedeceğiz. 50 yıllık Milli Görüş tecrübemiz ile ekonomide, sanayileşmede ve üretimde bağımlı ve sömürgeci anlayışın ortadan kaldırılabilmesi için öncelikli adım olarak yerli ve milli kaynak paketlerimiz sayesinde ekonomide dışa bağımlılığı ortadan kaldıracak ve gerçek anlamda yerli ve milli eğitim sistemini ülkemize ivedilikle kazandıracağız. Bu vesile ile başta eğitimcilerimiz, öğrencilerimiz ve velilerimiz olmak üzere, aziz milletimi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

KAYIP KAÇAK BEDELİ

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2014 yılında vermiş olduğu bir kararla, tüketiciden tahsil edilen kayıp kaçak bedelinin kanuni olmadığı, adalet ve hakkaniyet düşüncesiyle bağdaşmadığından bahisle tüketiciye yansıtılamayacağını ifade ederek tüketiciden tahsil edilen kayıp kaçak bedelinin istirdatına (iadesine) karar vermişti. Bunun üzerine, 17 Haziran 2015 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve geçmişe de etkili olan 6719 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 21. maddesi uyarınca 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun ilgili hükümlerinin ve özellikle 17. maddesinin değiştirilmesi ve ilgili maddeye birtakım hükümlerin eklenmesi söz konusu olmuştu. Kanun maddesinin kenar başlığı “Tarifeler ve Tüketicilerin Desteklenmesi”  olmasına rağmen; düzenlemenin nihai muradının, EPDK kararlarına dayanılarak tahsil edilen bedellerin hukuka uygun hale getirilme çalışmasından başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Getirilen bu düzenleme ile Tüketici Hakem Heyetlerinin ve mahkemelerin bu konuda açılacak davalarda inceleme ve araştırma yetkileri geçmişe de etkili olarak sadece dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedellerinin Kurumun bu konulardaki düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlandığı, yerindelik denetimi yapılamayacağı ifade edilmektedir.

Bu sefer de 5 Ekim 2020 tarihinde Meclis’e getirilen kanuni düzenleme ile 6446 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun geçici 1. maddesinde değişiklik yapılmakta ve fiyat eşitleme mekanizması ( kayıp kaçak bedellerinin vatandaşın ödemesi) 31.12.2025 tarihine kadar uzatılması düşünülmekte ve bu hususta sürenin 5 yıla kadar uzatılması için Cumhurbaşkanı’na yetki verilmektedir.

“Genel anlamı itibarıyla; “Kayıp-Kaçak” miktarı; dağıtım sistemine giren enerjiyle dağıtım sisteminde abonelere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farktan oluşmaktadır.

Kayıp-kaçak faturada aynı kalemde yer almakta ise de; “Teknik kayıp” ve “Kaçak kayıp” olarak ikiye ayrılmaktadır.

Teknik kayıp; elektriğin dağıtımı için gerekli olan hat, trafoyla sayaçlarda meydana gelen kayıp miktarını, başka bir deyişle ise; elektrik iletim sistemi hattı boyunca bulunan trafo ve iletim hatlarındaki kabloların iç dirençleri ve ısı neticesinde oluşan kayıplara denir. Elektrik nakli varsa teknik kayıp da söz konusudur. Teknik kayıpsız bir elektrik arzı olamaz. Diğer bir anlatımla, teknik kaybı sıfırlamak teknolojik olarak mümkün değildir.

Kaçak kayıp ise, yani teknik olmayan kayıp ise; yasal olmayan bir şekilde elektriğin kaçak kullanılması sonucu meydana gelen kayıp miktarıdır. Bu eylem ise TCK'nunda hırsızlık suçu veya karşılıksız yararlanma suçu olarak tanımlanmıştır.

Ülkemizdeki teknik kayıp oranı yukarıda da belirtildiği üzere %7-8 civarında olup dünya ortalamalarından uzak değildir. Ancak “kaçak kayıp” yani çalıntı kısmına gelince bu rakam ülkemizde giderek artmakla birlikte %18 civarındadır. Bu oran ülke genel oranıdır. Hatta vilayet veya bölge bazında* %40-90 üzerinde kaçak olan bölge veya iller bile mevcuttur.”[4]

Dolayısıyla konuyu ikili bir ayrımda incelemekte fayda vardır: “Teknik kayıp” ve “Kaçak kayıp”

Tüketicilere kesintisiz bir elektrik hizmeti sağlanabilmesi için üretilen elektriğin teknik kayıp maliyetinin, tüketicilere yansıtılması faaliyetin doğal bir sonucu olarak görülebilir ve makul düzeyde olması şartıyla kabul edilebilir. Ancak Kanun’un EPDK'ya verdiği görevler arasında, kaçakların sıfırlanmasını ve teknik kayıplarında makul seviyelere indirilmesine ilişkin düzenlemeleri yapma görevi bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır.Oysa getirilen bu düzenleme ile EPDK’nın teknik kayıpları “0 (sıfır)” düzeylerine çekme ya da en azından makul seviyelere indirme görevini yapması için gerekli teknik altyapıyı inşa etmesine, gerekli AR-GE çalışmalarını yapmasına Kanun eliyle engel olunmakta ya da onu tehir etmektedir. Bir başka ifade ile getirilen bu düzenleme ile EPDK’nın bu görevi askıya alınmaktadır. 

“Kaçak kaybın” ise vatandaşa yüklenmesi kabul edilebilir değildir. Zira bir kimsenin, hırsızlamak suretiyle kullandığı elektriğin diğer vatandaşa yüklenmesi hakkaniyet, nesafet ve cezaların şahsiliği ilkesiyle bağdaşmadığı gibi hukuk devletine duyulan güveni de sarsan nitelikte bir düzenleme olduğu düşünülmektedir.

Hukuk Politikaları Kurulu

 

 

 

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ 

Türkiye’nin ABD’deki başkanlık seçimi sonrası ABD ile yeni dönem politikalarını oluştururken ABD Yönetimi’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlediği İsrail yanlısı ve Türkiye ile diğer bölge ülkelerinin aleyhine politikaları ciddi şekilde göz önüne alması gerekmektedir.

ABD Yönetimi’nin Suriye politikasında Türkiye’yi süreç dışına çıkarmaya çalışması, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye'nin güvenliğine tehdit oluşturan terör örgütleriyle iş birliği yoluna gitmesi ve Suriye’de ‘Büyük İsrail’ ajandasını takip etmesi güven sorunuyla birlikte Türkiye açısından büyük sıkıntılara neden olmaktadır.

Clinton’ın ABD Başkanı olduğu dönemde Beşar Esad’a, Suriye’nin  İsrail’in işgal ettiği Golan tepelerindeki hakkından vazgeçmesi durumunda Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarabileceklerini ifade etmesi ABD Yönetimi’nin gerçek ajandasını göstermesi bakımından çok önemlidir.

Ne yazık ki ABD, yıllardan beri Ortadoğu’da Türkiye’yi saf dışı bırakıp, İsrail’in çıkarlarına ve güvenliğine hamilik yapmak adına Türkiye ile ilişkilerini tek taraflı olarak yönlendirmeye çalışmakta ve bu durum son yıllarda iki ülke ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılmaktadır.

ABD eski başkanları Bill Clinton ve George Bush dönemlerinde yoğun olarak gündeme gelen ‘stratejik ortaklık’ kavramı, ABD Başkanı Barack Obama döneminde daha da ileri bir düzeye taşınarak ‘model ortaklık’ olarak kapsamı genişletilerek ön plana çıkarıldı.  Obama’nın, ABD Başkanı olarak seçildiğinde söz konusu ‘model ortaklık’ fikrinin bir proje olarak ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir.  

ABD Başkanı Obama’nın başkan yardımcısı olarak görev yapan Siyonist Joe Biden da, ‘model ortaklık’ ile Türkiye’nin tüm Ortadoğu ülkelerine model oluşturması ve İsrail ile yakınlaşma içerisine girerek iş birliği yapmasını arzuluyordu. Türkiye’nin ‘İsrail İşbirlikçiliği’ noktasında “model ülke” olmasını istiyordu.

Trump yönetimi ise, model ortaklığın bir benzerini İsrail, BAE, Bahreyn, Sudan gibi ülkeleri İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir araya getirmeye çalışarak farklı biçimde uygulamaya çalıştı.

Biden, Mart 2013’te AIPAC (Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi) isimli Siyonist kuruluşun konferansında yaptığı konuşmada Siyonist ideolojiye olan inancını ve bağlılığını bir kez daha teyit etmiş ve birlikte görev yaptığı Başkan Obama’nın da İsrail Devleti’ne yaptığı katkıları ifade ederken, Amerika Birleşik Devletleri’nin önceki sekiz başkanıyla görev yaptığını ve hiçbir başkanın Obama kadar İsrail'i korumadığını vurgulamıştır.  Bu nedenle, yeni başkan Biden’ın bu Siyonist politikaları aynen sürdürmesi kuvvetle muhtemeldir.

Joe Biden’ın, Obama döneminde İsrail'in çıkarlarını ön plana alarak Türkiye ile uygulamaya çalıştığı ve iki ülke arasında bir proje olarak durmakta olan ‘model ortaklık’ fikrini yeniden Türkiye'ye dayatmaya çalışması söz konusu olabilir. Bu konuda mevcut iktidarın temkinli ve bilinçli olmasında büyük fayda vardır.

ABD Başkanlığı koltuğuna kim oturursa otursun ABD Yönetimi’nin özellikle İsrail, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Türkiye ile ilgili Siyonist hedefleri önceleyen politikalarında köklü bir değişiklik beklemek saflık olur. Sadece küçük nüans farkları görülebilir. Esas değişmez, usulde bazı teknik farklılıklar olabilir.

Biden’ın ABD Başkanı olması sonrasında dış politikamızı belirlerken, yeni başkanın yüksek dereceli Siyonist ajandası konusunda bilinçli ve tedbirli olmamız son derece büyük önem arz etmektedir.

Türkiye’nin tarihten gelen misyonu, jeopolitik konumu, hedefleri ve öncelikleri doğrultusunda D-8 ve D-60 ülkeleriyle dayanışma içerisinde, D-8’i kuruluş amaçlarına uygun şekilde çalıştırmaya ve D-60 hedefine bir an evvel ulaşmaya yönelik, özgün ve bağımsız bir dış politika izlemesi hayati öneme sahiptir.

 

 

 

 

FRANSA CUMHURBAŞKANI EMMANUEL MACRON KAŞ YAPAYIM DERKEN YİNE GÖZ ÇIKARDI

 

Macron, bir yandan Charlie Hebdo tarafından yayınlanan karikatürler konusunda İslam dünyasında yanlış anlaşıldığını ifade ederken, diğer yandan söz konusu karikatürleri mütecaviz bir tutumla ısrarla potansiyel özgürlük devinimi ile  ‘ifade özgürlüğü’ bağlamında değerlendirmesi akla ziyan çifte standart bir yaklaşım tarzıdır.

 

1789 Fransız Devrimi’nin ortaya koyduğu ve 1908 İttihat ve Terakki’nin de esas mottosunu oluşturan sözde “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”( liberté, égalité, fraternité) retoriği gereği Macron’un;  “Fransa’da özgürce düşünülmesi, yazılması ve çizilmesinden yanayım” ifadesiyle aslında kendi tarihsel kolonyal zihniyetini yadsıyarak bir davranış içerisine girmeye çalışmakta olduğunu görmek mümkündür.

 

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ‘Fransız mallarını boykot çağrısı’ da, aslında içi doldurulmamış palyatif bir çözüm şekli olup, ister istemez bizleri Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhakı üzerine, Avusturya Türk Fesleri Üretim Fabrikası A.Ş.( SocieteAnonymedesFabriquesAutrichiennes de BonnesTurcs)’ ye karşı başlatılan ve sembolik bir etkiden öteye gidemeyen palyatif çözüm olarak karşımıza çıkan “Harb-ı İktisadî” hareketini anımsatmaktadır.

 

Toplumsal eşitsizlik 1983’ten beri Fransa’nın anakronik sorun olarak karşımıza çıkarken Macron’un, köhne, baskıcı ve kolonyal zihniyetle örüntülü olarak aba altından sopa göstererek dini değerlere yönelik saldırganlığa cevaz verici açıklamasının arkasında durması ve hala Charlie Hebdo saldırganlığını teşvik edici retoriği terk etmemesi karşısında nasıl bir yol haritası ortaya konulabileceği hala bir muamma olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bu bağlamda, Fransa'ya yönelik somut ve uygulanabilir tedbirler konusunda yeni bir hareket planı oluşturabilmek amacıyla Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, D-8 üye ülkelerin liderleriyle bir an önce zirve toplantısı düzenlemesi ve Fransa’nın bu tavrı karşısında ortak eylem planın ortaya konulması artık kaçınılmaz bir olgu olsa gerek.

 

Macron’un çifte standartlı uygulamaları küresel ölçekte Müslümanlar arasında büyük infial yaratmışken bu konudaki soyutlamalara karşı hareket noktasını belirlemek elzemdir.

 

Sonuç olarak, yıllarca Afrika kıtasını kolonyal anlayışla sömüren Fransa,  Afrika ülkelerinin kendi geleceklerini tayin etme konusunda 1789 Fransız Devrimi’nde yerini bulan özgürlük (liberté ) mücadelelerini görmezden gelerek ortaya koydukları erdemli mücadeleyi  ‘ küçük kabile savaşları’ nitelemesiyle küçümsemesi hala akıllardadır.

 

Şu anda da, Charlie Hebdo karikatürlerini ‘fikir özgürlüğü’ babında görmeye çalışan Macron’un, iki milyar Müslümanın inanç özgürlüğünü ise görmezden gelmesi doğrusu anlaşılır cinsten değil .

 

Doğan Bekin

Yeniden Refah Partisi

Dış İlişkiler Başkanı



[1] Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imza edilen Anlaşma gereğince temin edilen paraların kullanılmasına dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imzalanan Anlaşmanın onanması hakkında Kanun

[2] Anlaşma hükümleri gereği, her ülke kendi vatandaşını finanse etmektedir.

[3] Bakanlık ve YÖK tarafından, 15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişiminden sonraki dönemde geçici olarak ABD’ye öğrenci gönderimi durdurulmuş, başta İngiltere ve Japonya olmak üzere diğer ülkeler tercih edilmiştir. Günümüzde ABD’ye öğrenci gönderimi yapılmaktadır.

[4] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2014/7-1884 Esas-2014/1045 Karar ve 17.12.2014 Tarihli İlamda yer alan Muhalefet Şerhi