SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI HAFTALIK RAPORU - 01.10.2020

DIŞ POLİTİKA

Bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında diplomatik ilişkileri başlatan anlaşma imzalandı.

Kurulduğu günden bu yana sürdürdüğü işgalci politikalarla, saldırgan tutumuyla, uluslararası hukuku tanımayan siyasetiyle bölgenin çıban başı haline gelen İsrail, bu anlaşma ile Arap ülkeleriyle siyasi ve ticari ilişkisini artırarak asıl hedeflerine ulaşmak için yürüyüşünü hızlandırmayı hedeflemektedir.

Söz konusu anlaşmayı Türkiye açısından değerlendirdiğimizde de ortaya çıkan sonuç hiç olumlu değildir.  Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin attıkları adımlar ve kurdukları ortaklıklar sonrasında bu anlaşmayla da Türkiye karşıtı cephe daha da genişlemiştir.

Milli Görüş olarak 50 seneden beri ifade ettiğimiz gibi, tarihi gerçeklerin de ispat ettiği gibi,  ülkemiz ve aziz Milletimiz İsrail’in planlarını gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla bölgemizde İsrail ve ABD’nin öncülüğünde atılan her adım asıl olarak nihai hedef olan Türkiye’ye karşı bir cephe oluşturmak içindir.

Bugün bu anlaşma nedeniyle BAE ve Bahreyn’i yönetenlere kızıyoruz ancak sadece kızarak, kınayarak sonuç almamız mümkün değildir. Uluslararası alanda gerek hukuki haklarımızı korumak,  gerekse ülkemize karşı atılan menfi adımları bertaraf edebilmek, ABD ve İsrail’in bölgedeki planlarını boşa çıkarabilmek, böl-parçala-yut planıyla hedef alınan Müslüman coğrafyayı ve başta Filistin’i bu zulümden ve işgallerden kurtarabilmek için fiili adım atmak gereklidir.

Bu fiili adımı Merhum Liderimiz Erbakan Hocamız 1997 senesinde atmış ve D-8 organizasyonunu kurmuştur. D-8 adımı, 100 seneden uzun zamandır başsız ve paramparça halde olan İslam Alemi’nin yeniden Türkiye’nin öncülüğünde bir araya toplanması demektir.  İsrail ve ABD Yönetimi’nin bölgedeki işgal ve sömürü planlarının suya düşmesi manasını taşımaktadır.

Bugün yapılması gereken de yıllardır D-8’e gereken önem verilmediği için başta D-8 üyesi ülkeler arasında oluşan sorunları yine bu organizasyon içerisinde konuşarak çözmek ve D-8’i bir an önce etkin hale getirmek, kuruluş amaçlarına uygun şekilde çalıştırmaktır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Ege’de karşılaştığı hukuksuzlukları ortadan kaldırmak, Yunanistan ve onun arkasındaki  AB karşısında elimizi güçlü hale getirmek, Suriye’nin içerisinde bulunduğu durumu çözüme kavuşturmak, Mısır’la yaşanan sorunları aşmak, İsrail’in Arap ülkelerini kullanarak B.İsrail hedefine ulaşma planını bertaraf etmek, sözde stratejik ortağımız olan ABD’nin her fırsatta Türkiye’yi yüksek perdeden tehdit etmesinin önüne geçmek;

D-8’i aktif hale getirmemize, D-60 hedefini gerçekleştirmemize, böylelikle 2 milyarlık İslam dünyasının gücünü ve potansiyelini zulme, haksızlığa ve sömürüye karşı harekete geçirmemize bağlıdır.

Eğer biz bunu yapmazsak, işte bugün İsrail kendi hedefleri için bunu yapıyor; Türkiye olarak bizim yıllardır kurmadığımız  D-60’ı İsrail kurmaya kalkıyor, böylelikle bütün Müslüman ülkeleri kontrol etmek,  B. İsrail Planı’na alet etmek istiyor …

Yıllardır haykırdığımız gerçeği tekrar ediyoruz;

Her fırsatta uluslararası alanda haklarımızı gasp etme sevdasında olan,  her zaman olduğu gibi Ege ve D.Akdeniz’de son yaşanan olaylarda da açıkça Yunanistan’dan yana tavır alan AB’nden medet umarak bir yere varamayız.

Mehmetçiğimiz’in başına çuval geçiren, gözümüzün önünde sınırımızda terör ordusu oluşturan, bu teröristleri binlerce TIR dolusu ağır silahlarla teçhiz eden,  pandemi sürecinde kendilerine gönderdiğimiz maskeleri dahi PYD-YPG’ye gönderen, en son olarak GKRY ordusuna silah satışı ambargosunu kaldıran ve GKRY Ordusu’nu eğitim programına dahil eden  sözüm ona “stratejik ortağımız” ve “dostumuz” ABD Yönetimi’nden medet umarak bir yere varamayız.

D-8 gibi kurucusu olduğumuz çok önemli bir organizasyona liderlik etmek dururken, D-8’i daha da genişletip, D-60 Organizasyonu’nu kurmak varken,  yıllardır G-20 masasında oturmak, AB’nin kapısında 40 senedir beklemek, ABD’nin peşinde dolaşmak  hangi derdimize derman olmuştur ??

Elbette ki Batı’yla savaşalım, çatışalım, ilişki kurmayalım, ticaret yapmayalım demiyoruz … Ancak Batı’yla ilişki kurarken masaya güçlü bir şekilde oturmak için D-8’i canlandıralım,  D-60’ı kuralım diyoruz …

………………………………………………………………….

Ege Denizi’nde Türkiye’ye ait olan 18 ada, 2004 yılından bu yana Yunanistan tarafından fiilen işgal altında tutulmaktadır...!!

(Bu adalar, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması ile Yunanistan’a verilen adalar dışında kalan, Türkiye’ye ait olan adalardır.)

Bize ait olan adalar işgal edilmiş, Yunan bayrağı dikilmiş, Yunan askeri yerleştirilmiştir.

Yunanistan’ın  bu adalardaki işgali sona erdirmesi için 2004- 2016 yılları arasında ikili görüşmeler yoluyla soruna çözüm getirilmeye çalışılmış fakat Yunanistan ile yapılan müzakerelerden hiçbir sonuç alınamamıştır.

Hükümet’in  Türkiye'nin milli egemenliğini yakından ilgilendiren bu çok hassas konuda “Uluslararası Adalet Divanı’na hala başvurmaması dikkatlerden kaçmamaktadır.

Hükümet'in bir an önce  işgal altındaki 18 ada konusunda uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanması gereklidir.

Uluslararası hukukla, diplomasiyle çözülemezse de aynen 1974 Kıbrıs Harekatı’nda olduğu gibi gereken yapılmalıdır !!!

“Ezan susmaz, bayrak inmez” sloganları atmak güzel bir şeydir ama, yeri geldiğinde bu sloganın gereğini fiilen yapmak icab eder…!!

 

BU ÇOK VAHİM DURUMA İLAVETEN;

1923 Lozan Barış Anlaşmasının 13. Maddesi ve 1947 Paris Antlaşmasının 14. Maddesi gereği; Yunanistan’a bırakılan adalarda da hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.

Buna rağmen Yunanistan, söz konusu anlaşmalarla kendisine bırakılan adaları birer askeri üs bölgesine dönüştürmüş olup, bu adalara çok sayıda asker ve ağır silahlar yerleştirmiştir.  En son olarak  İtalya'dan Yunanistan'a "gayri askeri statü" ile devredilen Meis Adası’na da feribotla asker taşımış ve burada konuşlandırmıştır.

Limni, Midilli, İstanköy ve Rodos’ta üsler inşa edilmiş ve buralara savaş uçakları konuşlandırılmıştır.  Yunanistan bu adaların büyük çoğunluğunda ise tabur düzeyinde askeri güç bulundurmaktadır.

Türkiye’nin güvenliğini büyük ölçüde tehdit eden bu olaylar karşısında hükümetin sadece Yunanistan'a nota vermekle yetinmesi,  1964, 1967 Kıbrıs olayları sırasında hükümetlerin nota ile yetinmeleri uygulamalarını akla getirmektedir.

18 yıldan beri bu konularda sessiz kalan ve Avrupa Birliği’ne kabul edilebilmek için Yunanistan'ın veto hakkını kullanmaması için adalardaki silahlanma konusuna seyirci kalan hükümetin hayati öneme sahip olan bu konuyu sadece ‘NOTA’ ile geçiştirmesi mümkün değildir.

Hükümetin söz konusu adaların acilen silahsızlandırılması için “Uluslararası Adalet Divanı” ve “Birleşmiş Milletler” nezdinde resmi girişimler yapması gereklidir.

 

EKONOMİ

Bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde Resmi Gazete’de yayımlanan 2912 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile binek otomobillerin özel tüketim vergisi oranları yeniden tespit edildi.

a-   Motor silindir hacmi 1600 cm3 ila 2000 cm3 arasında olup özel tüketim vergisi matrahı 170 bin liranın altında olan araçlarda ÖTV oranı % 100’den % 130’a,

b-   Motor silindir hacmi 1600 cm3 ila 2000 cm3 arasında olup özel tüketim vergisi matrahı 170 bin liranın üzerinde olan araçlarda ÖTV oranı % 110’dan % 150’ye,

c-    2000 cm3 üzerinde motor silindir hacmine sahip olan ve araçlarda ÖTV oranı % 160’tan % 220’e,  çıkarılmıştır.

(Benzer şekilde elektrik motorlu araçların ÖTV oranları da bu kararname ile artırıldı)

 

Bugüne kadar vatandaş bir otomobil alırken 1 tane kendine, 1 tane bankaya, 1 tane devlete alıyordu,  şimdi 1 tane kendine, 1 tane bankaya, 2 tane devlete alacak …

 

Ne demek bu ?  4 araba parası verip 1 araba alacak … Adeta kamera şakası gibi …

2000 motorun üzerinde araç alıyorsa,  “yandı gülüm keten helva”… O zaman tam 3 araba parasını devlete verecek …

 

Bu vergi artışı da maalesef ki mevcut iktidarın 18 seneden beri yürüttüğü “borç-faiz-zam-vergi” ekonomisinin uygulamalarından bir tanesidir.

Ak Parti hükümetleri 18 yıldan bu yana sağlıklı ve adil bir gelir politikası üretememiş, gelir ihtiyacı doğdukça dolaylı vergileri artırarak çözüm arayışına gitmiştir.

Bu hükümetlerin gelir ihtiyacına karşılık izlediği tek politika vergileri artırmak, yeni vergi icat etmek, zam yapmak ve borçlanmak olmuştur.

Bu seçeneklerin her biri milletin sırtına ilave yük yüklemek demektir.

 

Hükümet etmek, “Kaynak lazım olunca borç al, borcun faizini zamla, vergiyle 83 milyona ödet, veya kaynak lazım olunca doğrudan zamla, vergiyle bunu milletten çıkart” demek değildir…!!

 

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi;  “dolar yükselince millet dolarını bozdursun, pandemi olunca zekatını, sadakasını versin, kaynak lazım olunca yine millet versin, araba alırken 2 araba parasını devlete versin”,  öyleyse devlet ne işe yarayacak ??

Ve yine daha önce söylediğimiz gibi;

Ondan sonra da reklam yapıyorlar; “Hazine vatandaşın arkasında” diye …

“Türkiye’de hazine vatandaşın arkasında değil, vatandaş hazinenin arkasında…”

 

Yeniden Refah Partisi olarak ilk günden itibaren söylediğimiz gibi; 

Hükümet “milletin suyunu çıkararak” değil,  millete yük yüklemeden kaynak üretmek, bu kaynakla da millete hizmet etmek durumundadır.

 

Ve biz Yeniden Refah Partisi olarak bunun nasıl yapılacağını da  “Milli Kaynak Paketlerimiz-1” kitabımız ile ilmi olarak ortaya koyduk.

Alsınlar, okusunlar ve bir an evvel milletin suyunu çıkaran borç-faiz-zam-vergi ekonomisinden vazgeçsinler …!!

 

Burada diğer bir husus da mevcut Hükümet’in paylaşımda adalet ilkesine aykırı tutumudur.

 

Siz vatandaş otomobil alırken 3 otomobil parasını da vergi olarak tahsil edeceksiniz, diğer taraftan Amerikan Cargill’e ve onunla birlikte çok sayıda imtiyazlı şirkete özel düzenlemeyle vergi muafiyeti getireceksiniz …

Bir kısım borçlu şirketleri kurtarmak için Varlık Fonu’nu seferber edeceksiniz, ama vatandaşa gelince imkanımız yok diyeceksiniz …

Madem kaynağınız bu kadar bolsa bunu vatandaş için kullanın, neden sadece imtiyazlılar için kullanıyorsunuz ??

 

 

YENİ ÖĞRETİM YILI

Hepimizin bildiği gibi, COVID-19 pandemisi, 23 Mart 2020’den itibaren eğitim-öğretim hayatının dijital iletişim araçları üzerinden yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu hafta yeni bir eğitim-öğretim dönemine de aynı koşullar altında girmiş bulunuyoruz.

Öncelikle  21 Eylül 2020 itibarıyla başlayan yeni eğitim ve öğretim döneminin sayıları 27 milyonu bulan ilköğretim, ortaöğretim ve üniversite öğrencilerimiz ile 1,5 milyonun üzerindeki eğitimcimiz, akademisyenimiz ve idari personelimiz için hayırlı olmasını diliyoruz.

Biz Yeniden Refah Partisi olarak gençlerimizi, yeni nesillerimizi Yeniden Büyük Türkiye hedefinin en önemli unsurları olarak görüyoruz.

Çok kıymetli gençlerimiz, çocuklarımız ne kadar kaliteli eğitim alırsa,  ne kadar nitelikli hale gelirse, ülkemizin geleceği de o denli garanti altına alınmaktadır. Çünkü kaliteli eğitim, kaliteli nesillerin yetişmesi demektir. Kaliteli nesillerden kastımız ise bilimsel ve teknik anlamda kaliteli olmakla birlikte, ahlaki ve manevi anlamda da kaliteli olmaktır.

Milli Görüş’ün temsilcileri olarak bizler çok iyi biliyoruz ki; bir ülkenin asıl zenginliği, tankı, topu, tüfeği ve parası değil; imanlı, inançlı ve ilim sahibi evlatlarıdır.

Bu sebeple, önce ahlak ve maneviyat ilkesini gerçek anlamda özümseyerek gençlerimizi, yeni nesillerimizi, hidayet ve ilmi kendi bünyelerinde birleştirebilen, vatan sevgisine ve tarih şuuruna sahip, ahlaki değerleri yüksek nesiller olarak yetiştirebilmemiz gerekmektedir. Bu özelliklerden birinin eksik olduğu nesiller yetişmesi halinde, ülkemize yarardan çok zarar geleceğini geçmiş dönemlerimizde örnekleriyle ve acı tecrübeleriyle müşahede ettik.

 

Daha önce de defaatle ifade ettiğimiz gibi, kaliteli nesiller yetiştirmek için kaliteli bir eğitim-öğretim sistemine ihtiyaç duyulmaktadır. Kaliteli bir eğitim sisteminin en önemli unsurlarından bir tanesi de elbette ki öğretmenlerimizdir, eğitimcilerimizdir.

Ancak, 18 yıllık Ak Parti iktidarında eğitimcilerimizin sorunları maalesef ki çözülememiştir.

Ak Parti iktidarlarının 18 yıllık icraatında görev alan 6 bakan, 15 defa eğitim sistemini değiştirmiştir. Bu rakamlara göre bir bakanlık dönemine neredeyse 3 defa eğitim sistemi değişikliği düşmektedir.   Bu değişimler hem zaman kaybına neden olmakta, hem de eğitim-öğretimi yap-boz tahtasına çevirmektedir.

Neredeyse her yıl değişen eğitim ve sınav sistemi nedeniyle, eğitimcilerimizin sil baştan yeni bir sisteme uyum sağlamaları beklenmektedir. Eğitimcilerimizin değişen sisteme uyum sağlamalarının yanı sıra, öğrencilerini de bu sistem değişikliklerine adapte etmeye çalışmaları gerekmiştir. Halbuki her sene bu çabayı göstermek durumunda kalan kıymetli eğitimcilerimizin,  iyi tasarlanmış  istikrarlı bir müfredat ve eğitim-öğretim sistemiyle kaliteli nesiller yetiştirebilecek niteliğe ve donanıma sahip olduklarını gayet iyi biliyoruz.

Eğitimcilerimizin, yap-boz tahtası eğitim sisteminden doğan bu zorlukların yanı sıra, döviz kurları ve enflasyon karşısında direnemeyen maaşları nedeniyle ve ayrıca birçok öğretmenimizin ailelerinden çok uzakta görev yapmak zorunda oldukları için büyük sıkıntı içinde olduklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu nedenle iktidarın geleceğimiz olan nesilleri yetiştiren eğitimcilerimizin refah seviyesini derhal iyileştirmesi ve öğretmenlerimizin tayinlerini aile bütünlüğünü sağlayacak şekilde düzenlemesi gerekmektedir.

İktidarın, milli eğitimde çözüme kavuşturamadığı bir diğer sorun ise öğretmen atamaları konusudur. Öğretmenlerimize kadro vermek yerine mevsimlik birer işçi gibi sözleşmeli olarak çalıştırılması, özlük haklarına kavuşturulmaması çok büyük bir sorun oluşturmaktadır.

 

Yeniden Refah Partisi olarak eğitimcilerimizin yaşadığı tüm bu sorunları çok iyi biliyoruz. Bizler Milli Görüş’ün temsilcileri olarak, aynı 54. Hükümet zamanında olduğu gibi,

iktidara geldiğimizde oluşturacağımız yerli ve milli kaynak paketleri ile tüm memurlarımızın maaşlarını “ilk yıl %50 oranında, takip eden yıllarda ise gerçek enflasyonun üzerinde zamlarla iyileştirerek”, eğitimcilerimizin mali şartlarını yaşanabilir ve mesleğin onuruna yakışır bir düzeye getireceğiz.

Eğitimcilerimizin geçimini sağlamak için ek işler yapmalarına gerek bırakmayacak, sadece asıl işleri olan eğitim ve öğretime odaklanacakları bir gelir seviyesini hızla sağlayacağız.

Ayrıca ailenin toplumun en temel yapı taşı olduğunun bilinci ile eğitimcilerimizin aile bütünlüğünü sağlayacak tayin sistemini en hızlı şekilde hayata geçireceğiz. Çünkü bizler biliyoruz ki aile bütünlüğünü sağlayamamalarından ötürü mutsuz olan eğitimcilerimiz, mesleklerini icra ederlerken verimli olamazlar.

Yeni bir eğitim-öğretim dönemine girerken, bunca olumsuzluğu göğüsleyerek gençlerimizin yol göstericisi olan fedakar eğitimcilerimize özel olarak teşekkür ediyoruz.

 

Eğitim-Öğretim ile ilgili sorunlar bununla da bitmiyor. Hükümet’in, Türkiye’nin en önemli yatırımı olarak gördüğümüz eğitim-öğretime yeterli mali kaynağı ayırmaması da ülkemizin geleceği bakımından büyük bir eksikliktir.

-        2018 yılı MEB verilerine göre öğrenci başına yapılan harcama 4.4 TL’dir. Kamunun eğitime yönelik harcamalarını diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, bu rakamla Türkiye,  dolar bazında OECD ülkeleri arasında maalesef “sondan 3.” durumdadır. 

-        Laboratuvar, teknik ekipmanlar, ders materyalleri, derslikler ve benzeri yeni yatırımlara ayrılan bütçeden ayrılan pay ise 2019 yılı itibarıyla sadece %4,9 olup, Türkiye bu oranla OECD ülkeleri arasında “sondan 4.” durumdadır.

 

Milli Eğitimde yaşanan sistemsizliğin ve plansızlığın bir benzerini mesleki gelişimin ve bilimsel araştırmaların merkezleri olan üniversitelerimizde de görmekteyiz.

Üniversitelerimiz bugün dünya üniversiteleri sıralamasında ilk 300’e, hatta bazı seneler ilk 500’e bile giremez duruma gelmiştir.

2017 yılı verilerine göre Çin’in 1,3 milyon, ABD’nin 450 bin, Japonya’nın 256 bin, Güney Kore’nin 171 bin, Almanya’nın ise 61 bin patent başvurusuna karşılık  Türkiye’nin patent başvurusu 8200’lerde kalmıştır.

2016 yılı verilerine göre  “piyasada ürüne dönüşme ihtimali yüksek olarak kabul edilen patent başvurusu” sayısı açısından ise Türkiye’nin “sadece 38 adet” başvurusu görünmektedir. Bu sayıların Japonya’da 17 bin, ABD’de 14 bin ve Almanya’da 4.500 olduğu görülmektedir. 

Maalesef ki bu rakamlar bizim 200’den fazla üniversitemizle, Almanya’nın 25 üniversitesinin yaptığı işin 10’da 1’ini yapamadığımızı  ortaya koymaktadır ...!!

Her fırsatta ifade ettiğimiz gibi;

Yeniden Refah iktidarında üniversitelerimiz, kitabi bilgi ezberleme ve hiçbir işe yaramayan diplomalar verme merkezleri değil, araştırma, uygulama, inovasyon ve gerçekten meslek edindirme merkezleri olacak ...!!

 

Yeni bir eğitim-öğretim dönemine girerken bir teşekkürü de velilerimize yapmak istiyorum. Milli Eğitim ve Yüksek Öğretim sisteminin standart olarak öğrencilerimize sunması gereken hizmetleri dahi sunamamasından kaynaklı olarak, bu açığı kapatmaya yönelik büyük fedakârlıklar gösteren velilerimizi de unutmuyoruz.

Bütçesini borç, faiz ve israf kıskacında tüketen hükümetin yapamadıklarını, tüm olanaksızlıklarına rağmen okullarına ve evlatlarına maddi ve manevi yardımlarda bulunarak fedakâr velilerimizin gerçekleştirdiğini biliyoruz.

 

Türkiye’deki, hane halkları, eğitime yaptığı harcamalar bakımından OECD ülkeleri içerisinde ilk 5 arasındadır.  Bu da göstermektedir ki eğitim ve öğretimin mali yükü velilerimizin sırtına yüklenmiştir.

Biz Yeniden Refah iktidarında, oluşturacağımız milli kaynak paketlerimiz sayesinde okullarımızın mali yükünü velilerimizin sırtından süratle kaldıracağız.

 

Bizler Yeniden Refah Partisi olarak, tüm bu sorunların çarelerini 50 yıllık Milli Görüş tecrübemizle net olarak biliyoruz.

Bu bağlamda hazırlamakta olduğumuz “Milli Eğitim ve Yükseköğretimde Sorunlar ve Kalıcı Çözüm Önerileri” başlıklı kapsamlı bir çalışmamızı tüm kamuoyuyla yakın bir zaman içerisinde paylaşacağız.  Çözülmesi zor, hatta imkansız gibi gösterilen bu meselelerin Milli Görüş İktidarı ile kolaylıkla çözülebileceğini ortaya koyacağız.

Bu vesile ile bir kez daha yeni eğitim-öğretim döneminin öğrencilerimiz, eğitimcilerimiz, akademisyenlerimiz ve velilerimiz için hayırlı, bereketli ve başarılarla dolu bir dönem olmasını diliyoruz ve  Yeniden Refah iktidarında “Kaliteli nesiller yetiştiren, kaliteli eğitim hamlesini”  başlatacağımızı bir kez daha vurguluyoruz ...!!