GENEL BAŞKAN YARDIMCIMIZ ZAFER EMANETOĞLU'NUN AÇIKLAMASI

 İSRAİL İLE BAE ve BAHREYN ANLAŞMASININ GETİRDİKLERİ

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve Kıdemli Danışmanı Jared Kushner’in uzun süren çalışmaları sonucu, ABD’nin gözetiminde İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında diplomatik ilişkileri başlatan anlaşma imzalandı.

 

Bu anlaşma Mısır ve Ürdün haricinde Arap ülkeleriyle diplomatik ilişkisi olmayan, yani Mısır ve Ürdün dışında ki Arap ülkeleri tarafından tanınmayan İsrail açısından oldukça önemli. 1948’de kurulduğundan bu yana sürdürdüğü işgalci politikalarla, saldırgan tutumuyla, uluslararası hukuku tanımayan siyasetiyle bölgede büyük bir kaos ortamı oluşturan İsrail, tüm bu tutumuna karşı Arap ülkeleri tarafından kendisine karşı yürütülen “Demirden Duvar”’ politikasını kırmayı başardı. Bundan böyle, anlaşmayı imzalayan ve imzalamak için sırada bekleyen Arap ülkeleriyle siyasi ve ticari faaliyetlerini artıracak olan İsrail, hedeflerine ulaşmakta daha rahat olacak.

 

İsrail’in maksimum fayda sağlayacağı bu anlaşmayı BAE ve Bahreyn neden imzaladı. Filistin topraklarının neredeyse tamamını işgal eden, geriye kalan kısmını da 2 yıl içinde ilhak edeceğini ilan eden İsrail, bu politikalarında ısrarcı olduğu halde, bu politikalara karşı İsrail’le diplomatik ilişki kurmayan ülkeler, ne oldu da bu tutumlarından vazgeçtiler. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed el Nahyan’a bakacak olursak, İsrail bu anlaşmayla Batı Şeria’yı ilhak etmekten vazgeçecek ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’nin kurulmasının yolu açılacak. Bu hayale inanmamız elbette ki mümkün değildir. İsrail’i iyi tanıyan, hedeflerini bilen, Siyonizm’in nasıl bir mikrop olduğunu yıllarca merhum liderimiz Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan dinlemiş insanlar olarak, İsrail’in ve Siyonizm’in hedeflerinden vazgeç(e)meyeceğinin anlaşılması gerektiğini ifade ediyoruz. Bizim bu sözlerimizi İsrail Başbakanı Netenyahu’da “ilhak planı ertelenebilir ama iptal edilemez” diyerek onaylıyor.

 

Peki gerçekten BAE ve Bahreynli yöneticilerin bu anlaşmayı imzalarken öncelikleri Filistin miydi. Bunu söylemek zor ama bu anlaşmanın kendi ülkelerinde ki iç sorunları aşmakta zorlanan Arap ülkelerinin yöneticileri için bir kurtarıcı niteliğinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Anlaşmayı imzala, bizim hedeflerimize hizmet et, her türlü yanlışına rağmen biz seni koruyalım ve saltanatını sürdürmeye devam et. Anlaşmanın Muhammed bin Zayed ve Hamed bin İsa el-Halife açısından en önemli kazanımı bu olmuştur.

 

Ancak bugün kendilerini ve saltanatlarını koruduklarına inandıkları bu anlaşma, orta vadede kendilerini ve tüm bölgeyi İsrail’in 1948’de yaktığı ateşle yakacak bir anlaşma haline gelecektir. On yıllardır Siyonist ateşiyle yanmakta olan Filistinliler bu acı gerçeklerle yaşamaya devam ettikleri için, bu anlaşmaya yüksek sesle itiraz ediyorlar.

 

Türkiye açısından değerlendirdiğimizde de ortaya çıkan sonuç olumlu değildir. Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail ve Kıbrıslı Rumların attıkları adımlar ve kurdukları ortaklıklar sonrası bu anlaşmayla Türkiye karşıtı cephe genişlemiştir. Anlaşmayı imzalayan tarafların ilk zikrettikleri ülke İran olsa da, tarihsel gerçeklik İran’ın bölgeye hakim olabilecek toplumsal ve sosyolojik zemini oluşturmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Yemen ve Bahreyn başta olmak üzere Şii grupları destekleyerek nüfuz alanını genişletmeye çalışan İran’ın bu politikalarının nihai manada sonuç vermeyeceği açıktır.

 

Her ne kadar İsrail kurulduğunda onu tanıyan ilk Müslüman ülke Türkiye olsa da, merhum liderimiz Erbakan Hocamızın ve Genel Başkanımız Dr. Fatih Erbakan’ın yıllar içerisinde oluşturduğu İsrail ve Siyonizm gerçeği bilinci ile ülkemiz ve aziz milletimiz İsrail’in planlarını gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir. Tarihsel gerçeklikte böyledir. Dolayısıyla bölgemizde İsrail ve ABD’nin öncülüğünde atılan her adım Türkiye karşıtı bir cephe oluşturmak içindir.

 

Bugün bu anlaşma nedeniyle BAE ve Bahreyn’i yönetenlere ve bu anlaşmayı imzalamak için sırada bekleyen diğer devletlere kızıyoruz ancak sadece kızarak, kınayarak sonuç almamız mümkün değildir. Uluslararası alanda gerek hukuki haklarımızı korumak, gerekse ülkemize karşı atılan menfi adımları bertaraf edebilmek, ABD ve İsrail’in bölgedeki planlarını boşa çıkarabilmek, böl-parçala-yut planıyla birer birer hedef alınan Müslüman coğrafyayı bu zulümden ve işgallerden kurtarabilmek için adım atmak gereklidir.

 

Atılacak bu adımın nihai hedefi İslam Birliği olmalıdır. Nihai hedefi İslam Birliği olan ilk adım 1997 senesinde Erbakan Hocamız tarafından atılmış ve D-8 kurulmuştur. Türkiye’nin öncülüğünde Mısır, Pakistan, İran, Endonezya, Malezya, Nijerya ve Bangladeş’in üyesi olduğu bu uluslararası organizasyon, 20. yüzyılın en büyük adımlarından bir tanesidir. D-8, Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmeye başladığı 18. yüzyıldan itibaren dağılan ve adeta sahipsiz kalan İslam coğrafyasını tekrar bir masa etrafında bir araya getirmiştir.

 

Bugün yapılması gereken, yıllardır D-8’e gereken önem verilmediği için başta D-8 üyesi ülkeler arasında oluşan sorunları yine bu organizasyon içerisinde konuşarak çözmek ve D-8’i bir an önce etkin hale getirmektir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Ege’de karşılaştığı hukuksuzlukları ortadan kaldırmak, Suriye’nin içerisinde bulunduğu durumu çözüme kavuşturmak, Mısır’la yaşanan sorunları aşmak, İsrail’in Arap ülkelerini kullanarak Filistin’i tamamen ilhak etme planını bertaraf etmek, stratejik ortak olan ABD’nin her fırsatta Türkiye’yi yüksek perdeden tehditlerine fırsat vermemek, başta Doğu Türkistan ve Arakan olmak üzere Müslümanların sahipsizlik duygusuna son verebilmek D-8‘in çalıştırılmasına bağlıdır. Tüm bu sorunlar kürsülerden hamaset yaparak çözülemez. Çözüm diplomasidedir. Diplomatik çözüm içinse güçlü bir uluslararası organizasyona sahip olmak gerekir.

 

D-8 gibi kurucusu olduğumuz önemli bir organizasyona liderlik etmek dururken, her fırsatta uluslararası haklarımızı dahi gasp etmek sevdasında olan Avrupa Birliği’nin üyesi olma hedefi olan bir ülke olarak, BAE ve Bahreyn’e kızmamız ne kadar gerçekçi olur. D-8’i büyütüp bütün Müslüman ülkeleri bir araya getirecek olan D-60’ı kurmak gerekirken, Dünya Siyonizmi’nin küresel organizasyonu G-20 masasında oturmak hangi derdimize çare olmaktadır.

 

Biz Yeniden Refah Partisi olarak bu gerçekleri bugün dile getirmiyoruz. Milli Görüş Hareketi içerisinde 50 yıldır, Yeniden Refah Partisi çatısı altında kurulduğumuz ilk günden bu yana bıkmadan, usanmadan bu gerçekleri anlatıyoruz. Genel Başkanımız Dr. Fatih Erbakan bu hedeflerin gerçekleşmesi gerektiğini her konuşmasında ifade ediyor. Parti olarak temel dış politika hedefimizin D-8 ve D-60 olduğunu dile getiriyoruz. Avrupa Birliği’nden, NATO’dan, G-20’den fayda gelmeyeceğinin artık anlaşılması gerektiğini söylüyoruz. Ve tüm bu söylediklerimizi Yeniden Refah Partisi iktidarında, Genel Başkanımız Dr. Fatih Erbakan’ın Cumhurbaşkanlığında gerçekleştirme kararlılığımızı bu vesileyle bir kez daha ifade ediyoruz.

  

Zafer Emanetoğlu

Genel Başkan Yardımcısı