SİYASİ İŞLER BAŞKANLIĞI HAFTALIK RAPORU 24.06.2020

Hükümetlerin asıl olarak yapması gereken, borç almadan, milletin geleceğine ipotek koymadan, ilave vergiler oluşturmadan, milletin üzerine yük yüklemeden kaynak üretmek ve ülkesine, milletine bu kaynakla hizmet etmektir.

Esas olan milletin sırtından değil, millete yük yüklemeden kaynak üretmektir.

Ancak maalesef ki Ak Parti- MHP Koalisyon Hükümeti getirmeye çalıştığı “kıdem tazminatı uygulaması”yla çalışanın sırtından kaynak elde etme, işçinin emeğinden keserek kaynak üretme yoluna gitmektedir.

Ak Parti – MHP Koalisyon Hükümeti bu yeni uygulamayla, işçilerin emekleri karşılığındaki hakkı olan bir senede 30 günlük ‘Kıdem Tazminatı’ ödeneğinin 11 gününe ortak olmaktadır. Hükümet 11 günlük ödeneği fona aktararak işçinin sırtından ekonomik kaynak oluşturmaya çalışmaktadır.

Bu uygulamayla Kıdem Tazminatının 11 günlük ödeneği karşılığı işçilerin brüt maaşlarından yaklaşık %3 kesinti yapılacak ve  fonda toplanacak. Böylece hükümet zahmetsiz bir şekilde, işçilerin sırtından ekonomik kaynak oluşturmuş olacak.

Ülkemizdeki milyonlarca işçinin zaten hiçbir tasarruf yapacak  güçleri yokken, tasarrufu bırakın ay başını getiremezlerken, geçim derdi altında inlerken, böyle bir mecburi tasarrufa   zorlanmaları, maaşlarından her ay yeni bir kesinti yapılması,  geçim dertlerini daha da arttıracak, zaten ezilen emekçiyi daha da ezecektir.

Ülkemizde geliri en düşük olan nüfusun %20’lik bölümünün yıllık ortalama geliri 15.762 TL, geliri ikinci en düşük olan nüfusun ikinci %20’lik bölümünün yıllık ortalama geliri 27.044 TL, üçüncü %20’lik bölümün yıllık ortalama geliri 38.749 TL ve dördüncü %20’lik bölümünün yıllık ortalama geliri 55.204TL seviyesindedir. Yani nüfusun %80’i yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bırakın tasarruf yapmayı, ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanmaktadır.

Bu nedenle mevcut iktidar döneminde, 18 senede vatandaşın bankalara borcu TAM 100 MİSLİ ARTMIŞTIR …!!

Şimdi de yeni Kıdem Tazminatı uygulamasıyla maaşlarından her ay kesinti yapılacak, milyonlarca çalışan ve aileleri daha fazla geçim sıkıntısına, daha fazla banka kredisi ve borca itilmiş olacaktır.

Elin Amerikalısı Cargill Şirketi’ne özel düzenlemelerle vergi muafiyeti getiren, geçmiş yıllarda bir büyük holdingin yüz milyonlarca liralık vergi borcunu bir kalemde silen iktidar, şimdi gelmiş işçinin, emekçinin maaşından keserek kendine kaynak oluşturmaya çalışıyor.

-       Tam 170 tane devlet kuruluşu sattınız,

-       Elde avuçta kalan varlıkların hepsini Varlık Fonu’na aktarıp, ipotek ettirip bu varlıkların üzerinden de borçlandınız,

-       Bu da yetmedi Merkez Bankası’nın kara günler için saklanan ihtiyat akçesini kullanıp bitirdiniz,

-       Bunlar da yetmedi Cumhuriyet tarihinde ilk defa daha çok borçlanmak için “Borçlanma Genel Müd.” kurdunuz,

-       2019 yılında 278 Milyar TL, son 22 ayda 556 milyar TL borçlanarak borçlanma rekoru kırdınız,

-       Kamunun borcunu 18 senede 250 milyar dolar artırdınız,

Bunların hiçbiri yetmedi, bir de üstüne işçinin maaşından ne koparabiliriz hesabı yapıyorsunuz ...

Yazıktır ve günahtır …

 

 

 

ADİL OLMAK BUNU GEREKTİRİR

TBMM Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop ile AK Parti ve MHP milletvekillerinin imzasını taşıyan Yassıada yargılamalarının hukuki dayanağının kaldırılmasını içeren kanun teklifi TBMM Anayasa Komisyonunda oybirliğiyle kabul edildi.

Kabul edilen önergeye göre, Yüksek Adalet Divanı tarafından haklarında soruşturma ve kovuşturma yürütülenlerin uğradıkları manevi zararlar, hazine tarafından karşılanacak. Bu kişilerin mal varlığı değerlerinin müsadere edilmesinden kaynaklanan maddi zararları da giderilecek. Düzenleme, 27 Mayıs 1960'tan itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girecek.

Teklifin komisyonda görüşülmesi sırasında TBMM’ de grubu bulunan siyasi partilerimizin tamamı olumlu görüş bildirmişler ve teklif komisyonda oy birlği ile kabul edilmiştir.

TBMM Başkanvekili Süreyya Sadi Bilgiç, komisyonda yaptığı konuşmada haklı olarak: “bu kanun teklifinden muradımız, hem Yassıada mağdurlarının aileleri hem de Türk milletinin vicdanında açtığı yarayı bir nebze olsun hafifletebilmektir." demiştir.

AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin de “Adnan Menderes'in, kefeni üzerinde, idam yaftası boğazında o fotoğrafı Türkiye'de siyasetçiler için böyle olabilirsiniz demenin bir yolu olmuştur. Cumhurbaşkanımız da siyasete girdiği günden itibaren 'Biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık.' derken aslında bu fotoğrafı reddettiğini, bunu ayaklarının altına aldığını söylemiştir” diyor,

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, “ TSK'nin bir sürü görevi vardır ama demokrasiyi korumak gibi bir görevi yoktur ve bundan sonra da olmayacaktır. Bunu herkes bilmeli." değerlendirmesinde bulundu.

CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, “28 Şubat süreci ve diğer darbelerin de yeniden sorgulanması” gerektiğini bildirdi.

Gerek kanun teklifinin gerekçesi ve gerekse komisyonda serdedilen ve bütün Partilerimizce benimsenen görüşlere bakıldığında yasanın sadece 27 Mayıs darbesiyle sınırlı tutulması kanaatimizce doğru olmamıştır, Yasanın 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini de içermesi adaletin gereğidir. Anayasa’nın eşitlik ilkesi, siyasi partilerimizin görüşleri ve tabii milletimizin arzusu da bu yöndedir. TBMM’ de temsil edilen partilerin Genel Kurulda konuyu böyle değerlendirmelerini ve gerekli düzenlemeleri yaparak adil davranmalarını millet olarak beklemekteyiz.

Suat Pamukçu,

Genel Sekreter

                                     

 

TEMSİLDE ADALET SAĞLANMALI

                                                

Ülkemizde Seçim ve Siyasi Partiler Kanunları en çok değiştirilen kanunlardır. Zira her iktidar, kendi pozisyonunu güçlendirmek için, kanun değişikliği yoluna gitmektedir. Amaç, Mecliste çoğunluğu bulunan, iktidar partisinin, yapılacak seçimlerden güçlü çıkması olunca “Temsilde Adalet İlkesi” sağlanamamaktadır.

 

Temsilde Adaletin sağlanamamasının en önemli sebebi ise, ülke genelindeki  % 10 Seçim Barajı uygulamasıdır.  Başta Erbakan Hocamız olmak üzere, Milli Görüş olarak, yıllardan beri, hiçbir demokratik ülkede olmayan % 10 barajın kalkmasını talep ettik. Bunun mümkün olmaması halinde ise, pek çok demokratik ülkede olduğu gibi hiç olmazsa % 5’ler seviyesine çekilmesi gerektiğini söyledik. Bu uygulama, adaletsizliğe yol açmakta ve millet iradesinin Meclise tam olarak yansımasına engel olmaktadır.

 

Ülkemiz de yapılan seçimleri bu konuda, bir incelemeye tabi tuttuğumuz da, çıkan sonuçlara bakınca, ne demek istediğimiz daha net anlaşılacaktır. % 10 Ülke Barajı uygulanan 1987 seçimlerinde 19,5 oranında oy, 1995 seçimlerinde %14 oranında oy  1999 seçimlerinde  %18,5  oranında ve 2002’de %45  tutarındaki oy parlamentoya yansımayarak tasnif dışı kalmıştır. 

 

Aynı şekilde, 1987 seçimlerinde ANAP %36,1 oyla milletvekillerinin %64,9’unu, 1991’de DYP %27 oyla milletvekillerinin %39,5’unu almış, 2002  seçimlerinde ise %34,4 oy alan Ak Parti %66,4 oranında elde ettiği milletvekili sayısıyla tek başına iktidar olmuştur.

 

Burada tartışılması gereken konu, Yönetimde İstikrar adına bu kadar büyük orandaki oyun, parlamentoya yansımamasının ne kadar demokratik olduğudur. Her iki ilke birlikte değerlendirilerek adil bir çözüm bulunması mümkündür. Buda Yeniden Refah Partisinin önerisi olan ülke barajının en azından % 5’e çekilmesidir.

 

Değinmek istediğimiz diğer bir konu da, seçim ittifaklarıdır. Bu düzenlemenin getirilmiş olması, ittifaka dahil partilerin ülke barajından kurtulmuş olmaları da yukarıda bahsettiğimiz gerekçelerimizi ortadan kaldırmamaktadır. Zira bu imkan olsa dahi, siyasi partiler bir ittifaka girmeye mecbur edilmektedir. Bunun ise demokratik bir uygulama olmadığı kanaatindeyiz. Siyasi partiler, tek başlarına veya bir ittifaka dahil olarak seçime girme konusun da özgürce karar verme imkanına sahip olmalılardır.

 

Siyasi Partiler kanununda yapılacak değişikle, daha önce gündeme gelip yapılamayan, Siyasi Partilerin kapatılmasının, zamana ve zemine göre yorumlanabilecek kriterlerden kurtarılarak, herkesin kabul edeceği objektif kriterlere bağlanmasıdır. Geçmişte Milli Görüş partilerinin, özellikle de 28 Şubatın karanlık ve soğuk günlerinde iktidar partisi olan Refah Partisi'nin kapatılması, Fazilet Partisi'nin kapatılması milletimizi derinden yaralamıştır. Yine aynı şekilde, iktidar partisi olan Ak Parti’ye karşı açılan kapatma davasının kabul edilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla, geçmişte yapılan yanlış uygulamaların tekrarlanmayacağının bir garantisi yoktur.

                                                

Siyasi Partilerin kapatılmasına millet karar vermelidir. Asıl olan, milletin sandıkta partileri kapatmasıdır. Bu husus uzun zamandır kimse tarafından dile getirmese de, Türk Demokrasisi için ciddi bir tehdit olarak varlığını sürdürmektedir. Bu konuda uluslararası hukuka uygun, gelişmiş demokrasilerde uygulanan bir düzenleme yapılması mecburiyeti vardır.

 

Yeniden Refah Partisi olarak, ilk yapılacak Genel Seçimlerde iktidara geleceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yukarıdaki taleplerimizi, bugünün muhalefet, yarının iktidar partisi olarak haykırıyoruz. Amacımız ülkemizin, millet iradesine uygun, Temsilde Adalet ilkesi göz önüne alınarak, daha demokratik seviyeye ulaşmasıdır. Teşkilatlanmasını 80 il 720 ilçede yaparak ve tarihin en coşkulu Büyük Kongresini 10 ay gibi kısa bir sürede tamamlayarak seçime girme hakkını alan Milli Görüşçü kadrolar olarak ifade ediyoruz.

 

Av. Bayram SAKARTEPE

Genel Başkan Yardımcısı

Siyasi İşler Başkanı

 

 

 

SEZAR YASASI VE SURİYE’DEKİ MUHTEMEL YANSIMALARI

 

ABD Senatosu tarafından 18 Aralık 2019’da kabul edilen ve Esed rejimi ile destekçilerine yönelik "Sezar, Suriye Sivil Koruma Yasası" nın yürürlüğe girmesiyle Beşar Esed ve eşi Esma Esed’in de aralarında bulunduğu 39 kişiye yönelik hedef odaklı yaptırım kararının kangrenleşmeye yüz tutmuş sorunlara yeni sorunlar eklenmesi kaçınılmazdır.

 

Bu yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Suriye’de var olan ekonomik krizlerin daha da derinleşmesi bekleniyor. Bu bağlamda, Rusya’nın askeri ve siyasi inisiyatif ajandasına tamamen mahkûm olan savaş yorgunu Esed’in, bundan sonraki süreçte nasıl bir politik tutum içerisinde olacağı, Sezar Yasası’nın muhtemel sebep ve sonuçlarına endeksli yeni bir ‘uzlaşma temelli ’siyaset anlayışı geliştirip geliştiremeyeceği iki ucu keskin bir bıçak niteliğindedir.

 

Suriye’nin can damarını oluşturan petrol alanlarını kapsayan Doğu Suriye’de, ABD güdümünde vücut bulan jeopolitik güç eksenli SDG yapılanması, ‘Sezar Yasası’ ile eli güçlü bir şekilde Beşar Esed rejimi karşısında pozisyon almayı hedefleyeceği beklenen bir gelişmedir.
Sezar Yasası ile Suriye’de güç kaybına uğramamaya çalışacak olan Rusya, Hımeymin Hava Üssü ,Tartus Limanı ve Bassel el Esed hava üssündeki pozisyonlarını aynen korumaya çalışacağı beklenen bir vaziyet olup, bu durum Akdeniz’deki varlığının sürekliliği açısından son derece önem kesp etmektedir.

 

Burada asıl üzerinde durulması gereken en önemli konu ise; İran ve Türkiye’nin Suriye’nin geleceğinde hangi roller üstlenebilecekleridir. Rusya, uzun süreden beri İran’ın Suriye’deki mevcudiyetinden pek hoşnut olmadığı bilinen bir gerçektir. İran’ın Suriye’deki geleceği ise, hiç şüphesiz İsrail ve ABD’nin Rusya’ya uygulamaya çalışacakları baskıcı politikaların sonuçlarına bağlı olacaktır.


ABD’nin CAATSA kapsamında Rusya’ya uygulamakta olduğu ambargo nedeniyle ekonomik açıdan büyük açmazın içerisinde olan Rusya’nın, Suriye’deki SEZAR Yasası’ndan etkilenmemek adına, ABD ve İsrail’in İran’ın Suriye’deki varlığına son verilmesi konusundaki muhtemel ısrarcı politikalarına ‘Münih mantalitesi’ ile boyun eğerek Beşar Esed üzerinde baskı politikalarını uygulaması kaçınılmaz olacaktır.

 

Suriye’nin kuzeyinde jeostratejik ve jeopolitik açısından önemli nirengi noktalarını elinde tutmaya devam eden Türkiye ise, Esed rejimi ve Rusya’nın özellikle İdlip konusundaki politikalarında olası gevşemenin sağlanması durumunda yeniden güçlü aktör olarak inisiyatif ve pozisyonunu güçlendirmesi söz konusu olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi durumunda Türkiye’nin Suriye politikasında daha rahat hareket alanı bulması ve daha güçlü politikalarla Suriye muhalefetini domine etmesi pekala mümkün olabilir.

 

DoğanBekin

Genel Başkan Yardımcısı

Dış İlişkiler Başkanı

 

 

 

HAK VE ADALET MERKEZLİ MİLLİ GÖRÜŞ HAREKETİ’NİNTARİHİ VE FİKRİ TEMELLERİ

 

Prof.Dr. Arif ERSOY*

 

dd) İnanma Hakkı

İnsanın diğer canlılardan ayıran başka bir özelliği de his etme yeteneğinden kaynaklanan inanma melekesine sahip olmasıdır. İnsan, inanma yeteneğiyle iyi veya kötüyü; güzel veya çirkin olan şeyleri fark eder. İnanma yeteneğinin ortaya koyduğu ihtiyaçların giderilmesi için insanlar tarih boyunca dini ve ahlaki müesseseler kurmuşlardır. İnanç sisteminin ortaya koyduğu iyi veya kötü, güzel veya çirkin ölçütlerine göre ahlâki, kültürel ve sanatsal faaliyetlerde bulunmuşlar ve eserler üretmişlerdir. İnsanın dini, ahlâki ve sanatsal davranışlarını inanma yeteneğinin oluşturduğu değer yargı ve ölçüleriyle şekillendirir.

 

İnanma hakkı doğal ve temel bir haktır. İnsan olarak yaratılmasının gerekli kıldığı bir haktır. İnsanın inanma hakkının ihlâli bir bakıma inanma yeteneğinin temel işlevlerini yerine getirmesini engellemek anlamına gelir. Bu tür bir girişim, insanın diğer yeteneklerini de olumsuz etkiler ve kişisel gelişmeye mani olur. Davranış bozukluklarına yol açar. Her insan, inanma özgürlüğüne sahip olmalıdır. İnanma özgürlüğünden mahrum olan veya egemenlerin inandıklarına inanma zorunda bırakılan insan, iki dinli ve iki şahsiyetli olur. İnandığı halde gizlemek zorunda olduğu kendi dini ve inanmadığı halde yapay davranışlarına yansıtmaya çalıştı egemenlerin dini ferdin benliğinde çelişki ve çatışmalara yol açar. İki dinli ve iki şahsiyetli olmak hem insanın kendisine karşı, hem de diğer insanlara karşı saygısızlıktır. İnsanı bu duruma düşüren baskı ve dayatma insan fıtratını tahrip eder. Bireysel gelişmeyi engeller, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı zaafa uğratır.

 

İnsan, özgür iradesi ile istediği dine inanmalı, inandığı dinle ilgili bilgiyi serbestçe öğrenmeli, başkalarına anlatmalı, inandığı ilkeleri başkalarının haklarını ihlal etmeden yaşamalı ve inandığı ilkeler doğrultusunda başkalarının haklarını zedelemeden teşkilatlanma hakkına sahip olmalıdır. İnsana bu hakları tanınmadığı sosyal hayatta gönüllü işbölümü sağlanamaz ve bölüşümde adalet tesis edilemez. Din insanın ahlâki değerlerini oluşturur. İnsanın hak ve adalet bilincini geliştirir. Sosyal hayatta yardımlaşma ve dayanışma bilincini geliştirir.

 

Erdemli toplum, bireylerin inandığı gibi düşündüğü, düşündüğü gibi konuştuğu ve konuştuğu gibi yaşadığı fertlerden oluşan toplumdur. İnandığı gibi düşünmeyene münafık denir. Düşündüğü gibi konuşmayan yalan söylemiş olur. Söylemini eylemine yansıtmayan ise başkalarını aldatmış olur. Baskı ve dayatma insanı münafık, yalancı ve sahtekâr olmaya zorlayan gayri insanı ve ahlâki bir eylemdir. Baskı ve dayatma erdemli fertlerin oluşmasını engeller. Erdemli fertlerden oluşmayan toplumun uzun ömürlü olması tarih boyunca mümkün olmamıştır. Despotlar, baskı ve dayatma ile insanların erdemi olmasını engellediklerinden dolayı sosyal çürüme ve yozlaşmayı hızlandırmışlar ve idare ettikleri ülke ve devletlerin ömrünü kısaltmışlardır. 

 

ee) Mülkiyet Hakkı

İnsanın doğal haklarından biri de çalışarak ürettiği veya veraset yoluyla elde ettiği değerli eşyaya sahip olma hakkıdır. Sosyal hayatta barış ve dengeli ilişkilerin devamı, bu beşeri hakkının korunmasını da gerekli kılmaktadır. Bu bakımdan mülkiyet hakkı da, insanın doğuştan sahip olduğu haklar arasında yer almaktadır. Mülkiyet hakkının ihlal edildiği toplumda gönüllü iş bölümü ve dayanışma sağlanamaz. İnsan çalışmasının karşılığını elde edemez ise, külfete katlanamaz. Başkalarının zararına yol açmayan kazanç ile elde edilen eşyaya sahip olmak insanın doğal hakkıdır.

Mülkiyet hakkı, tarih boyunca birçok tartışmaya konu edilmiştir. Bazı sistemler mülkiyet hakkını kutsal saymış ve sahibine mülkünü dilediği gibi kullanma özgürlüğü tanımıştır. Liberal Kapitalizmin mutlak mülkiyet anlayışı birçok tartışmalara konu olmuş ve yapılan düzenlemeler ile sınırlandırılmıştır.

Marksist ideolojiye dayan Sosyalizmde özel mülkiyetin yerine kamu mülkiyeti ikame edilmeye çalışılmış ve bireysel mülkiyete önemli sınırlamalar getirilmiştir. Her iki sistem, insanla eşya ilişkisinde denge sağlayamamıştır. İfrat ve tefrite yol açmıştır.  

Hak Merkezli Dayanışmacı Dünya Görüşüne göre insan emeğinin ürünü olan ve başkasının zararına yol açmayan mülkiyet hakkı doğal bir haktır. İnsanın eşya üzerindeki mülkiyeti mutlak değildir. Mülkiyetin sağladığı kazancını bir bölümünü toplumun diğer fertleriyle ve devletle paylaşılmalıdır. İnsanın başkasına zarar vermeden çalışarak elde ettiği eşya üzerindeki mülkiyeti mutlak mülkiyetten çok sahip olduğu eşyadan yararlanma ve yararlandırma hakkıdır. Eşyanın ve her şeyin mutlak maliki Allah’tır.  

 

a)    Emeği Değerlendirme Hakkı

 

İnsan sahip olduğu emek gücünü kullanarak ürettiği ve şekil verdiği eşya üzerinde hak elde eder. Yeryüzünde eşyayı yararlı hale getiren ve değerlendiren insan emeğidir. Bundan dolayı emek mal ve servet edinme hakkının kaynağıdır. Çalışan ve üretimde aktif rol alan insanın üretimine katkıda bulunduğu hâsılanın bir bölümüne sarf ettiği emek ve katlandığı külfet oranında pay alması doğal hakkıdır. Eşyayı değerli hale getiren emeğinin hâsıladan alması gereken payının azaltılması, sosyal denge ve barışı bozar. Sarf ettiği emeğin karşılını alan insan, daha çok çalışır, üretir ve tasarruf ederek emeğinin verimini artıran yatırımlar yapar. Milli Görüş emeği, eşyaya değer veren temel faktör olarak kabul eder.

İnsan sadece bir üretim faktörü değildir. Üretimin gayesi insanın ihtiyaçlarını karşılamaktır. Adil Ekonomik Düzen, insan merkezli doğal ve fıtri bir düzendir. Kapitalizm sermaye merkezli; Sosyalizm ise devlet merkezli sistemlerdir.

 

b)    Anlaşmadan Kaynaklanan Haklar

 

İnsanı diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerden biri, insanın diğer insanlarla sözleşmesi ve anlaşma yapmasıdır. Fertleri toplum halinde birlikte yaşamalarına ortak hazırlayan ortak ilke ve kurallar oluşturmaları ve bu kurallara uymalıdır. Bu bakımdan insan anlaşma yapan, kural belirleyen, hukuk oluşturabilen bir canlı olarak da tanımlanabilir. Kurallar, insanların birlikte yaşama, çalışma, paylaşma ve yönetilmelerine ortam hazırlar. Kuralsız toplum olmaz. Anarşi bir bakıma kuralsızlıktır. Kurallar görev ve sorumluluğun ilkelerini belirlediği gibi sosyal hayatta oluşan nimet-külfet paylaşımını da belirlerler.     

Hak Merkezli Dayanışmacı Dünya Görüşünü biçimlendiren Kur’an’a dayalı hukuk düzeninde akit serbestliği esastır. Sözleşmeye taraf olanlar, bulundukları ülkede çarı olan hukuk kurallarına aykırı olmamak kaydıyla kendi irade ve rızalarıyla serbest sözleşme yapabilirler. Bu sözleşmelere uymayanların yol açtığı mağduriyetlerin giderilmesi devletin temel görevleri arasında yer alır. Adil Düzende yargı bir bakıma resmi ve insanların kendi aralarında irade ve rızalarıyla yaptıkları sözleşmelerin bekçisidir. 

Toplum halinde yaşayan insanlar yaptıkları anlaşmalar ile de hak elde ederler. İslam Hukukuna göre anlaşmadan hak elde edilmesi için tarafların kendi irade ve rızalarıyla anlaşmayı yapmış olmaları ve bu anlaşmaların diğer insanların zararına yol açmaması gerekir. Adil Nizam’da irade ve rızaya dayanmayan anlaşma bir bakıma baskı ve empozeye dayanacağından haksızlığın kaynağı sayılır. İnsanlar kendi rıza ve iradeleriyle yaptıkları anlaşmadan doğan haklarına taraflar riayet etmeli ve devlet bu tür anlaşmalara dayanan hakların ihlaline mani olmalıdır. Bu bakımdan kanun ve anayasalar birer sosyal anlaşmadır. Bu anlaşmalar toplumun bütün bireylerini bağlarlar. Anayasa ve hukuk ilklerine aykırı olmayan anlaşmalar tarafları bağlar. Anlaşmaların zor veya hile ile ihlali sosyal dengeyi bozar. Devletin temel görevlerinden biri de bu tür ihlalleri engellemektir.

 

c)    Adalet Gereği Hak

 

Adalet, kişinin sosyal faaliyetlerde katlandığı külfet ve sorumluluk karşılığında hak ettiği değerlere ve sosyal statüye sahip olmasıdır. Başka bir ifadeyle adalet, nimet-külfet paylaşımında nimet ile külfet arasındaki denkliktir. Benzer işleri yapan, aynı ölçüde külfete katlanan insanların hâsıladan eşit ölçüde yararlanması adalet gereğidir. Eşit ölçüde külfete katlanan insanların bir bölümünün nimetteki paylarının fazla olması adaletsizliktir. Adaletin tesis edilmediği toplumda sosyal denge sağlanamaz. Bundan dolayı “adalet mülkün temeli" kabul edilmiştir. Burada “mülk” kavramı ile devlet ifade edilmektedir. Milli Görüş’e göre adaleti sağlamayı temel dayanağı ve görevi sayan devlet güçlü olur. Adalet devletin ömrünü uzatır. Baskı ve adaletsizlik devletlerin ömrünü kısaltan hastalıklardır. Adaletsizlik devleti tahrip eden bir tür terördür. Adil olmayan yöneticiler yönettikleri devletin ömrünü kısaltırlar; çürüme ve çöküş süreçlerini hızlandırırlar. Adil olmayan politikaların devletleri nasıl tahrip ederek yıktığını tarihte yıkılan ve varlığını sürdüremeyen devletler açık bir şekilde göstermektedir.

Hak Merkezli Dünya görüşüne göre temel insan hakları yukarıda belirtilen esaslardan kaynaklanırlar. Doğal hak kabul edilen bu haklar insanın kişiliğinden ayrılmayan haklardır. Bu haklar ihlâl edilmeden özgür irade ve rızaya dayanan anlaşmalar ile yeni haklar ve görevler ihdas edilebilir. İnsanın doğal haklarını sınırlama veya ortadan kaldırma yetkisi hiçbir şahsa, sınıf veya zümreye verilemez. İnsanın doğal haklarını ihlal eden kurallar kanun sayılsa bile, hukuk olma özelliklerine sahip değildir. İnsanın doğal haklarını koruyan kananlar hukuki ilkeler sayılır. Hukuk devleti, temel hak ve özgürlükleri kâmilen koruyan devlettir. Temel hak ve özgürlükleri zedeleyen ve sınırlayan maddeleri içeren anayasalar, hukuki olma özelliklerini kaybederler (A. Ersoy, 2011, s. 161-171).