DİKKAT ÇEKEN UYARILAR İL BAŞKANLARI VE BÖLGE KOORDİNATÖRLERİ TOPLANTISINDAN GELDİ

DİKKAT ÇEKEN UYARILAR İL BAŞKANLARI VE BÖLGE KOORDİNATÖRLERİ TOPLANTISINDAN GELDİ
İl başkanlarımız ve bölge koordinatörlerimizin katıldığı toplantı Genel Merkezimizde gerçekleştirildi. Genel Başkanımızın açılış konuşması basına açık olarak gerçekleştirildi. Bu konuşma Genel Başkanımızın sosyal medya hesaplarından canlı olarak yayınlandı. Böylece özellikle sürdürülen medya ambargosu aşılarak vatandaşımıza gerçekler ve çözüm yollarını öğrenme imkânı sunulmuş oldu.
Toplantıda Genel Başkan Yardımcılarımız; ülkemizin içinde bulunduğu durum, milletimizin yüz yüze kaldığı gerçekler, ülkemizin uluslararası arenada karşı karşıya kaldıkları ve geleceğimizi tehdit eden yapılanmalar ve planlar hakkında sunumlar gerçekleştirdi. Bölge koordinatörlerimiz ve il başkanlarımız ise geçtiğimiz ay yaptıkları çalışmalar hakkında raporlar sunarak, detaylı bilgiler verdiler.
Genel Başkanımızın konuşmasının metni:
Allah hepinizden razı olsun. Cenabı Allah, bu Hakk dava yolunda, insanlığa hizmet yolunda birlikteliğimizi daim kılsın. Adımlarımızı sağlam kılsın. Aynen merhum liderimiz gibi, kendisi ile birlikte yıllar boyu bu şanlı sancağı taşıyan dava arkadaşları gibi, bize de inşallah son nefesimize kadar bu dava uğrunda mücadeleyi nasip ve müyesser eylesin.
Cenabı Allah’a sonsuz şükürler ediyoruz. Bir defa bizlere yeniden Hilal ve Başak'ın altında toplanmayı nasip ettiği için. Bizlere, yeniden Erbakan hocamızın, Millî Görüş’ün merkezi ve karargâhı olan, son derece büyük manevî değere sahip olan bu binanın çatısı altında toplanmayı nasip ettiği için. Her zaman ifade ettiğimiz gibi, bizlere Hakk’ı Batıl’dan ayırt etmeyi nasip ettiği için. Sadece ayırt etmekle kalmayıp, Hakk’ın safında Bâtıl’a karşı, zulme karşı, adaletsizliğe karşı dirayetle mücadele etmeyi nasip ettiği için Cenabı Allah'a sonsuz şükürler ediyoruz. Ve yine merhum Erbakan hocamızın sık sık tekrarladığı bir sözünü bu şükrü yaparken hatırlıyoruz. Sizlerde hatırlayacaksınız diyordu ki; ‘Bu dava uğrunda çalışmak, mücadele etmek kolay değildir, zordur ama bu çalışmalardan elde ettiğiniz mükâfatı hakkıyla bilebilseydiniz geceleri heyecandan ve sevinçten uyku uyuyamazdınız’ sözleri kulağımızda çınlıyor. Cenabı Allah ihlasla, samimiyetle, inşallah bu çalışmaları yapmayı ve bu müjdelere nail olmayı, inşallah cümlemize nasip eylesin.
Bugünkü il başkanları toplantımız da yine diğer toplantılarımız da olduğu gibi Türkiye'mizin içinde bulunduğu durumla ilgili değerlendirmelerde elbette ki bulunacağız. Ve özellikle de Türkiye'nin, ülkemizin şu anda ekonomi alanında büyük bir sıkıntı içerisinde olduğunu hepimiz bildiğimiz için, bu konuya bugünkü toplantımızda inşallah ağırlık vereceğiz. Elbette ki ekonomik işlerden sorumlu genel Başkan Yardımcımız daha teferruatlı bir sunum inşallah yapacaklar ama biz de burada özet olarak bir analiz yapmanın faydalı olacağı kanaatini taşıyoruz.
AK Parti iktidarları en fazla devlet kuruluşu satan iktidar olarak tarihe geçti!
Hepimizin bildiği gibi Türkiye'mizde 17 seneden beri iktidarda bulunan bir parti var, AK Parti. 17 sene hatta 18. senesine girecek. Türkiye'de hükümetleri kendileri belirlediler. Ve bu 17 senelik AK Parti iktidarının sonunda geldiğimiz noktada, Türkiye'de devlete ait olan kuruluşların sayısı sadece 71 olarak gerçekleşti. 1995'te Türkiye'de kamu işletmelerinin sayısı 278 iken, 2000 yılına gelindiğinde 240’a düşüyor. Arkasından AK Parti iktidarları görev yapmaya başlıyor. 240 kamu işletmesini devralıyorlar. Ve 17 senenin sonunda bunu 71’e düşürüyor. AK Parti iktidarları en fazla devlet kuruluşu satan iktidar olarak tarihe geçti. Cumhuriyet tarihinde bu kadar devlet kuruluşunu satan başka bir iktidar olmamış. 240 dan 71’e düşürmüşler. Tam 170 tane devlet kuruluşunu satmışlar. Burada üzücü olan kısım; bunların pek çoğunun aslında haraç mezat tabirine uygun şekilde satılması birincisi. İkincisi önemli bir kısmının yabancı sermayeye satılması. Üçüncü üzücü hususta, buradan gelen paranın maalesef borç faizine giderek yok olması. Örneğin konferanslarımızda çok zamanlar ifade ettik. 40 senelik, 50 senelik Şeker Fabrikalarını sattılar. On binlerce insanın istihdam imkânı elinden gitti. Bunların hepsinden elde ettikleri toplam gelir 1 milyar dolar civarında bir para. Bu hükümetin 10 günde, 12 günde faize ödediği paradır. 40 senelik, 50 senelik Şeker Fabrikaları satılıyor elde edilen meblağ, en fazla 2 haftada borç faizine gidiyor ve yok olup gidiyor buhar oluyor. 240 dan 71 e düşürmüşler devlet kuruluşlarını.
Neler satılmadı ki?
• Eti Holding
• Petkim
• Tüpraş
• Türk Telekom
• Ereğli Demir Çelik
• Paşabahçe Cam Sanayi
• Sümer Holding
• Oyak Bank
• Taksan
• Tümosan
Burada dikkatinizi çekecek olan husus, çok önemli bir kısmının da merhum Erbakan hocamız tarafından Ağır Sanayi Hamlesinde, 74 yılında gerçekleştirilen kuruluşlar olması. Millî Görüş zihniyeti, Erbakan hocamız 200 ağır sanayi tesisinin temelini attı, bunlardan 70 tanesini hizmete soktu. Millî Görüş 200 Sanayi tesisinin temelini atıp bu ülkeye kazandırırken, AK Parti iktidarı 170 tane devlet kuruluşunu sattı ve yok etti. İşte aradaki fark burada.
Sadece bunlar mı? Hayır.
• Limanlar
• Sigara Fabrikaları
• Gübre Fabrikaları
• Tuz İşletmeleri
• Şeker Fabrikaları
• Tarabya Oteli
• Bursa Çelik Palas Oteli
• Kuşadası Tatil Köyü
• Termik Santraller
• Elektrik Dağıtım Şirketleri ve burada daha saymaya zamanımızın yetmeyeceği nice kuruluşlar.
Dün Bartın ve Kastamonu il kongrelerimizde de ifade ettiğimiz gibi, tuz işletmelerini satmışlar, şeker fabrikalarını satmışlar, bundan önce Toprak Mahsulleri Ofisinin buğday silolarını da boşalttılar. Dolayısıyla doktorların tavsiyesine harfiyen uyuyorlar. Neden? Üç beyazdan uzak duruyorlar da onun için. Ne şeker fabrikası kalmış. Ne tuz fabrikası kalmış. Ne ortada buğday kalmış un kalmış. Dolayısıyla AK Parti iktidarı devlet kuruluşu satmada şampiyon oldu.
Bir diğer şampiyon olduğu noktada doktorların tavsiyesine harfiyen uyma noktası. Elbette ki gülüyoruz ancak ağlanacak halimize gülüyoruz. Çünkü bütün bu sürecin sonunda, bizim yıllarca konferanslarımızda ifade ettiğimiz gibi elde avuçta bir şey kalmadı, en sonunda yine çok sık vurguladığımız gibi Varlık Fonu adı altında Yokluk Fonu’nu kurdular ve bu Yokluk Fonu üzerinden de maalesef borçlanmaya devam ediyorlar. Çaykur’u satmadım diyor. Ancak Çaykur’u garanti gösterip bunun üzerinden ipotek aldın. Peki, bu Varlık Fonu dedikleri Yokluk Fonu’ndakilerde bittiği zaman ne olacak? Asıl mesele o zaman başlıyor. Allah muhafaza buyursun.
Efendim boğazların kontrolünü bize verin derlerse ne diyeceksin?
Üzerinizde ceketiniz bile kalmadı hala daha borç istiyorsun, para istiyorsun. Öyleyse şu Doğu’daki, Güneydoğu'daki illeri falanca devlete ver, falanca ülkeye ver derse…
İstanbul'daki Patrikhane’ye özerklik vereceksin derse…
Borç alan emir de alır. Bir ülkenin siyasî bekâsı öncelikle iktisadî, ekonomik finansal bekâsına bağlıdır. Ekonomik bekânız elden giderse, siyasî bekânız da ister istemez elden gider. Osmanlı'nın son döneminde Duyûnu Umûmiye idaresini, kapitülasyonları hepimiz çok iyi biliyoruz. Varlık Fonu’nda elde avuçta kalan son varlıkları da ipotek ettiriyorsunuz ve bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da yine aldığınız bu borçları ödeyemezsiniz bu işin sonu felaket olacak.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu hükümet döneminde…
Ekonomik felaketin bir diğer göstergesi de devletin kara gün akçesi olarak saklamış olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın İhtiyat Akçesi ’ne hükümetin Cumhuriyet tarihinde ilk defa göz dikmesidir. Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu hükümet döneminde Merkez Bankası'nın İhtiyat Akçe ‘sini kullanmak üzere, hükümet tarafından kullanılmak üzere yasal düzenleme için düğmeye basıldı. Yani dokunulmaz hesabı olarak adlandırılacak, elimizde avucumuzda kalan son para, hükümet tarafından kullanılmak isteniyor. Dolayısıyla da ekonomik olarak geldiğimiz noktanın son derece felaket olduğunu gösteren bir önemli gösterge.
Şimdi bu noktada şunları rahatlıkla söyleyebiliriz. Tam 17 sene boyunca herhangi bir ilave kaynak üretmedin. Cenabı Allah'ın verdiği zenginliklerin nimetlerin kaynağa dönüştürülmesi bununla ülkenin ihtiyaçlarının karşılanması gibi bir dertleri olmadı. Nasıl kaynak buldular? Enstrümanları çok açık ve basit.
Birincisi borçlanma. Ne zaman para lazım olduysa git dışarıdan borç al, bunun geri ödemesini borcun faizini de millete vergi ve zamla yükle. Sadece bu değil. Devlet varlıklarının satılıp yok edilmesi. İşte biraz evvel söyledik. 240 devlet kuruluşunu 71’e düşürmüşler.
Vergilerin artırılması ve ilave vergilerin konulması. Bir elektrik faturası, bir telefon faturası geliyor, elektrik kullanımının iki misli üzerinde neredeyse vergi. Telefon faturası geliyor. Telefonla konuşmanın bedeli kadar üzerinde vergi.
Diğer enstrümanları da zamdır. İşte bu günden itibaren geçerli olmak üzere doğalgaza %15 daha zam geldi. Dün gece 12'den itibaren geçerli olmak üzere, 1 ayın içerisinde 2. %15 zam. Yani bir ay içerisinde %15 + %15, bu toplamda %30’un üzerinde bir zamma tekabül eder 1 ayda. Bütün bu süreç sonucunda özellikle de son dönemde mali bir çıkmaza girdiler. Aynen vatandaşın bir kredi kartından aldığı ile diğer kredi kartının borcunu kapatması gibi, hükümetin şu anda yaptığı da aynı şey. Elindeki para bir senede ödeyeceği dış borç geri ödemesinin üçte biri, dörtte biri seviyesi. Ne yapacak? Yeniden borç alıp, borçla borcu kapatacak. Vatandaş nasıl bir kredi kartından aldığı ile mecburen diğer kredi kartını kapatmak zorunda kalıyorsa, hükümette Ali'den aldığını Veli’ye veriyor, Hasan'dan aldığını Hüseyin'e veriyor böylece günü kurtarmaya çalışıyor. Son olarak Merkez Bankası'nın İhtiyat Akçe’sini kullanmak üzere bir girişimde bulundular. Bu sıkıntıların içerisinde gözleri vatandaşı, memuru, işçiyi elbette görmüyor. İşte geçtiğimiz haftalarda memur ve memur emeklilerine vermeye kalktıkları zam oranını hepimiz gördük. 2020 yılı için %4 + %4. 2021 yılı için %3 + %3 gibi leblebi çekirdek parası sayılabilecek bir artışı teklif etmeye kalktılar ve bu kabul edildi. Bu durum öncelikle kamu emekçilerimiz için ve genel olarak bütün milletimiz ve ülkemiz için son derece üzücü ve son derece acı bir durumdur. Her türlü lükse, makam araçlarına, protokol masraflarına, protokol seyahatlerine, oturdukları sarayların giderlerine parayı bulan hükümet, sıra vatandaşa gelince simit ve çay hesabı ile maaş zammı yapmaya kalkıyor. Yine her zaman söylediğimiz gibi, unutulmaması gereken en önemli husus şudur ki; Devletimizin gücünü, saygınlığını, itibarını iktidarda bulunanların bindikleri makam araçları, uçaklar, oturdukları saraylar değil, millete hizmet veren kamu emekçilerinin refah düzeyi, yaşam standardı ve maaşlarının düzeyi belirler. Bir defa ekonomiyi ve matematiği biraz bilen bir kimse gerçek enflasyonun %30 olduğu bir ülkede, böyle bir zammın matematiksel açıdan artış kabul edilemeyeceğini zaten bilir. %30 enflasyonun olduğu yerde %4 + %4 maaş zammı yapıyorsun. Bu demektir ki, bu oran adamın eline geçmeden daha buhar olacak. Bu matematiksel olarak bir artış değildir. Matematiksel olarak ekonomik anlamda bir artışın olması için en az % 30'un üzerinde bir zam vermen lazım ki bir artış yaptım diyebilesin.
20 milyon vatandaşa 1 lira veriyorsa, borç faizine 12 lira veriyor!
Diğer taraftan çok önemli bir husus, 5 milyon memur ve memur emeklisi, aileleri ile birlikte 20 milyon vatandaşımıza 2020-2021 yıllarında yapacakları bu artışın maliyeti 2,5 milyar dolar seviyesinde. Senede 2,5 milyar dolar bir ilave yük getirecek bu artış, maaş zammı. Peki, bu hükümet 1 senede ne kadar faiz ödüyor? Senede ortalama 30 milyar dolar borç faizi ödüyor. Aileleri ile birlikte 20 milyon vatandaşımıza vereceği bu artışın 12 mislini bir senede borç faizi olarak ödüyor. 20 milyon vatandaşa 1 lira veriyorsa, borç faizine 12 lira veriyor aynı sene içerisinde. Asıl acı olan tablo budur.
Elbette ki Yeniden Refah Partisi olarak, Millî Görüş geleneğinin temsilcisi olarak, efsane hizmetlerin, şampiyonlukların temsilcisi ve devamı olarak, bizim memurlarımıza ve emeklilerimize reva gördükleri sadaka mahiyetindeki bu zamları kabul edebilmemiz asla mümkün değildir.
Sadece bu değil. Hem suçlu hem güçlü atasözünü bizlere hatırlatacak şekilde, bir de üstüne üstlük devletin verdiği bu cüzi emekli maaşı ile geçinemediği için, ay sonunu getiremediği için, hasbel kader emekli olduğunda ikinci bir iş bulup, bileğinin hakkıyla, alnının teri ile ikinci bir maaşı alıp da ay sonunu getirmeye çalışan vatandaşı "çift dikiş yapıyorsunuz" diye azarlamaya kalkıyor. "Çift Dikiş yapıyorsunuz, ona müsaade etmeyiz" diyor. Fakat sizin verdiğiniz bu leblebi çekirdek parasıyla ay sonu gelmiyor. Helal yoldan, alnının teriyle ikinci bir işe girmiş, buradan ikinci bir maaş alıyor ki rızkını temin edebilirsin. Buna çift maaş alıyorsun buna müsaade etmeyiz diye azarlıyor. Diğer taraftan kendi çevresindekiler, kendi partisindekiler onlarca şirketten danışman olarak maaş alıyor, onlarca şirketten yönetim kurulu üyesi olarak maaş alıyor. Ayda 20 tane maaş alıyorlar onlara gık bile demiyor. Böyle adalet olur mu? Böyle kalkınma olur mu? Gariban emekli vatandaş 2 maaş alıyor diye onun gözüne batacak, kendi çevresindekilerin ayda 20 tane maaş almasına bir şey demeyecek. Bunu bütün Türkiye biliyor.
Çelişkileri sadece bu mu? Hayır.
Bir seçim dönemi boyunca, aylar boyunca "bu sıradan bir belediye seçimi değildir, hilal ile haçın mücadelesidir" diyeceksin, biz "hilal olarak haça karşı, haçlılara karşı mücadele ediyoruz" diyeceksin, seçimden sonra İstanbul'da besmelelerle tekbirlerle Ortodoks Kilisesi'nin açılışını yapacaksın.
Sadece bu mu? Hayır?
Diğer önemli bir husus. Yine aylarca seçim döneminde muhalefeti PKK ile, terör ile işbirliği yapmakla suçlayacaksın. CHP'ye CHPKK diye isim takacaksın. Arkasından 23 Haziran'da başınız sıkışınca Abdullah Öcalan'ın mektubunu devlet televizyonunda okutacaksın. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur. Bizim Mehmet Aras ağabeyimiz, kıymetli büyüğümüz Kocaeli’nde basın toplantısında bununla ilgili bir şey söylemiş. Demiş ki Abdullah Öcalan'ın mektubunu okuyacağınıza Erbakan hocamızın kitaplarını okusaydınız, ne bugünkü durumda olurdunuz, ne de seçimi kaybederdiniz. Abdullah Öcalan'ın mektuplarını okuyacakları yerde Erbakan hocamızın kitaplarını okusalardı Mehmet Aras abimizin dediği gibi bugünkü durumda olmazlardı.
Amerika'da Washington Post gazetesi PKK’nın yöneticilerinden birisinin makalesini yayınlamış. Bizim Dışişleri Bakanımız ve Sayın İbrahim Kalın da çok fena sinirlenmiş. Bu basına da yansıdı. Diyor ki ‘Efendim teröre çanak tutuyorlar. Bu bir skandaldır. Washington Post’ta nasıl PKK yöneticisinin makalesi yayınlanır.’ Yahu siz TRT’de, devletin televizyonunda Abdullah Öcalan'ın mektubunu okuttunuz. Diğer bir TRT kanalında TRT Kürdi’ de bir başka PKK yöneticisini canlı yayına çıkarıp konuşturdunuz. Biz kendi teröristimizi çıkartıp konuşturursak, adam, elin Amerikalısı makalesini de yayınlar, canlı yayında yapar. Dolayısıyla çelişkiler bitmiyor.
Bizler ne diyoruz? Biz diyoruz ki biraz evvel de söylediğimiz gibi, göreve gelir gelmez emekçisine en az %100’den başlamak üzere, bir kategorideki Bağkur emeklilerine 300 zam veren bir anlayışın, bir zihniyetin temsilcisi olarak, Yeniden Refah Partisi olarak bizlerde inşallah bundan sonraki seçimde, iktidar olduğumuz zaman, ilk sene memurumuza, işçimize, emeklimize en az %50 zammı mutlaka ama mutlaka vereceğiz Allah'ın izniyle. Arkasından da bizim yapacağımız maaş zamları mutlaka gerçek enflasyonun üzerindeki zamlar olacak. Çünkü biraz evvel söylediğimiz gibi gerçek enflasyonun altında yaptığınız zamların artış olarak kabul edilebilmesi mümkün değil. Biz vatandaşımızı enflasyona, hayat pahalılığına inşallah ezdirmeyeceğiz ve biz millete vereceğimiz bu kaynağı da borçla, zamla, devlet kuruluşlarının satılması ile değil Cenabı Allah'ın vermiş olduğu nimetleri, zenginlikleri mali kaynağa dönüştürerek oluşturacağımız kaynak paketleri ile karşılayacağız. Bu kaynak paketlerimizi de televizyon programlarında, konferanslarımızda sık sık ifade ediyoruz ve anlatıyoruz.
Şimdi bu noktada son olarak değinmemiz gereken husus, ülkemiz, milletimiz bu dertlerle boğuşurken, memurumuz, memur emeklimiz bu sıkıntılara duçar olmuşken, devlet adamlarımız, siyasetçilerimiz şu anda ne ile meşguller, bu hususlara da değinmemiz lazım.
Yıllarca AK Parti hükümetlerinde bakanlık, hatta başbakanlık yapmış olan ve uzun dönemden beri de siyasî bir parti kurabilmek için cesaret toplamaya çalışan bazı siyasetçiler, bugünlerde bildiklerini kamuoyuyla paylaşmakla Sayın Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını siyasî olarak tehdit ediyor. Diyorlar ki; “Sayın Erdoğan'la ilgili, o dönemdeki icraatlar ile ilgili bildiklerimizi paylaşırsak ‘insan yüzüne bakacak halleri kalmaz’” diyecek kadar ciddi bir siyasî tehditte bulunuyorlar. Kısacası mevcut iktidara ve Sayın Erdoğan'a siyasî şantaj yapıyorlar. Şimdi yıllar sonra, geldiğimiz bu noktada bu sözleri sarf edenlere doğal olarak sorulması gereken birkaç tane soru vardır.
Bir tanesi;
Madem Sayın Erdoğan insan yüzüne bakamayacak düzeyde hatalar işlediyse, yıllar boyunca Sayın Erdoğan'ın hükümetlerinde neden görev yaptınız? Neden bu insan yüzüne bakılamayacak hataların işlendiği yapının içerisinde yıllarca bulundunuz da o zaman sesinizi çıkarmadınız? Sorulması gereken birinci soru bu.
Efendim benim başbakan olacağım zaman bana dediler ki, sen hiçbir şeye karışmayacaksın, her şeye Tayyip Bey karar verecek, sen sadece oturacaksın dediler, böyle şey mi olur? Peki, bunu Başbakan olurken neden söylemediniz? Burası bir hukuk devletidir. Kanunlar var. Anayasa var. Demokrasi var. Böyle şey mi olur? Başbakan’ın yetkileri belli. Cumhurbaşkanı’nın yetkileri belli. Böyle hukuksuz bir şekilde ben Başbakan olmam diyebilirdiniz. 10 sene sonra hukuksuzlukları ifade etmek ne kadar etik bir davranış? Böyle bir noktada şu karşımıza çıkmıyor mu? Biz Başbakan olursak, bakan olursak makam ve mevkilerde bulunmaya devam edersek, hukuksuzlukların, yanlışlıkların çok da bir önemi olmaz. Bunları içimizde tutar saklarız. Ama biz dışarıda kalırsak, görevden alınırsak, oyunun dışına itilirsek o zaman bildiğimiz bütün yanlışlıkları, bütün hukuksuzlukları birer birer anlatırız. Böyle bir tavır samimiyetten uzak bir tavır değil midir? Böyle bir tavır düpedüz siyasî şantaj değil midir?
Gelinen nokta kötüyse…
Aynı şekilde söylenmesi gereken diğer önemli bir husus da; daha önce de ifade ettiğimiz gibi, siyasî parti kurmak için aylardır cesaret bulmaya çalışan bu siyasetçilerimiz, ülkenin dış politika ve ekonomi alanında son derece sıkıntılı bir noktaya geldiğini söylüyorlar. Evet. Doğru. Sıkıntılı bir noktaya geldiyse, 10 seneden fazla süre AK Parti'nin MYK’sında, MKYK’sında en üst düzeylerde bulundunuz. 10 seneden fazla süre AK Parti hükümetlerinde Bakanlık, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomiden Sorumlu Bakanlık yaptınız. Bu gelinen noktada iyi olanlar bizden, kötü olanlar Tayyip Bey'den diye bir anlayışın bir mantığı var mı? Gelinen nokta kötüyse, çıkmaz sokaksa ki doğru, bunda en büyük pay sahibi olanlar sizlersiniz, Tayyip Bey kadar sizin de payınız var. Ekonomiden Sorumlu Bakanlığı siz yaptınız. Yıllarca Dışişleri Bakanlığı'nı siz yaptınız.
Şimdi bir de diğer cepheye baktığımız zaman, benzer şekilde Sayın Erdoğan’da uzun zamandır cesaret toplamaya çalışan bu siyasîleri kastederek diyor ki; ‘Hafıza kayıtlarımızda olan bir takım gizli gerçekleri, vakti zamanı geldiğinde milletimizle paylaşacağız, milletimizin kim kimdir? Kim ne için çalışmıştır? Bunları bilmesi lazım. Yanlış istikamete gitmeyelim’ diyor ve yine bu konuşmasının içerisinde diyor ki; ‘18 yıl boyunca, AK Parti tarihi boyunca çok farklı güçlerle mücadele ettik. Dolayısıyla bu mücadele ettiğimizi güçleri, bunlara Türkiye'de hizmet edenleri, kimin kim olduğunu milletimizin bilmesi lazım ki milletimiz bundan sonraki süreçte yanlış istikamette gitmesin.’
Peki, bu noktada yine sormamız gereken sorular şunlar: Eğer Sayın Erdoğan'ın kastettiği bu isimler, siyasî parti kurmaya çalışan bu isimler, Sayın Erdoğan'ın kastettiği gibi birtakım güçlerle, dış mihraklarla işbirliği halinde ise, bunların adına Türkiye'de hareket ediyorlarsa, o zaman bu kimseleri 10 seneden fazla süre devletin en üst makamlarında neden görevlendirdiniz?
Bu kimseler 10 seneden sonra siyasî parti kurup size rakip olmaya kalktıklarında mı bu sıkıntıların söylenmesi gerekiyor? Devletin en mahrem sırlarına ulaşacak makamlara getirdiniz. Ülkeyi, devleti, milleti bağlayıcı anlaşmalara imza attıracak makamlara getirdiniz. O zaman neden bu gerçekleri ortaya koyarak bunları bu makamlara getirmemezlik ettiniz de, şimdi bu isimler siyasî parti kurup size rakip olmaya kalktıkları zaman bunu gündeme getiriyorsunuz?
Ayrıca yine dış mihraklarla bağlantılı idilerse, dış güçlerin adamı idilerse, öyleyse neden elinizde her türlü yetki olduğu halde yıllar boyunca bu konuyu yargıya taşımadınız? Hukuki süreci neden başlatmadınız? Ve yine üçüncü bir soru; Bu kimseler ima ve iddia ettiğiniz gibi kimselerse, hala daha neden Ak Parti'ye gelin aynı çatı altında beraber siyaset yapalım diye davette bulunuyorsunuz?
Buradan şöyle bir sonuç çıkmıyor mu? Bir kimse Sayın Erdoğan'a itaat ederse, O’nun sözünden çıkmazsa, O’na karşı bir hareketin içerisinde olmazsa yaptığı yanlışlıkların, hukuksuzlukların çok da bir önemi olmaz. Amma, uslu durmayıp da Sayın Erdoğan'a, AK Parti'ye karşı siyasî rakip olmaya kalkarsa, geçmişte yaptıklarının hepsi birer birer ifşa edilir. Böyle bir yaklaşımda ne kadar hukuka uygun? Ne kadar etik? Ne kadar samimi? Böyle bir yaklaşımda aynen karşı cephenin yaklaşımı gibi siyasî şantaj manası taşımıyor mu?
Biz Ne Diyoruz?
Peki, böyle bir manzara karşısında biz ne diyoruz? Biz de diyoruz ki; Demek ki sizin yıllarca dava, dava, dava dediğiniz bir menfaat birlikteliği imiş. Bugün geldiğimiz noktada karşılıklı beyanatlarınız bunu apaçık bir şekilde ortaya koyuyor. Demek ki yıllar boyunca sizi bir arada tutan ortak hedefler, idealler, ortak ülküler değil, karşılıklı olarak kirli dosyalarmış. Demek ki AK Parti yönetiminin harcı; dava değil siyasî şantajmış. İşte geldiğimiz noktada her iki tarafta kendi ağzı ile bunu ortaya koymuş bulunuyor. Eğer sen ayrılırsan senin kirli dosyanı ifşa ederim. Sen bana karşı bir şey yaparsan da ben de senin kirli dosyanı ifşa ederim. Böyle bir anlayışa sahip olan kimseler samimi bir davranışın içerisinde olabilir mi? Ne kadar yazık ki milletin derdine çözüm üretmek yerine tabiri caizse, deyim yerindeyse, ‘tencere dibin kara, seninki benden kara’ anlayışıyla birbirlerini tehdit ediyorlar. Karşılıklı kirli dosyalar üzerinden siyaset yapıp hâkimiyet kurmaya çalışıyorlar. İktidarın sağladığı sosyo-ekonomik güç ne kadar önemli olmalı ki, yıllarca davamız-davamız diyen yol arkadaşlarını fena halde karşı karşıya getiriyor.
Bu millet siyasetçilerden, devlet adamlarından hizmette yarış beklerken, biraz evvel özet olarak değindiğimiz dertlerine derman olmalarını beklerken, bir taraf elindeki gücü ve iktidarı kaybetmemek adına karşı tarafa siyasî şantaj yapıyor. Diğer taraf kaybettiği gücü, mevkileri, koltuğu iktidarı yeniden elde edebilmek için o da karşı tarafa siyasî şantaj ve tehdit de bulunuyor. Birbirlerinin kirli dosyaları üzerinden birbirlerini tehdit ediyorlar.
Her zaman ifade ettiğimiz gibi, biraz evvel de söylediğimiz gibi, milletimizin siyasetçilerden beklediği karşılıklı siyasî şantajları değil, tehditleri değil samimiyetten uzak güç mücadeleleri değil, vatandaşın derdine derman olunması, vatandaşın sorunlarına somut ve acil çözümleri bir an evvel ortaya koymalarıdır.
Ve yine her zaman söylediğimiz gibi, bu vesileyle yine bir kez daha ifade ediyoruz ki, tertemiz geçmişimizle, millete hizmet yolunda başarılar, şampiyonluklarla dolu efsane hizmetlerle dolu geçmişimizle ve şu anda da milletimizin sorunlarına yönelik çözüm önerilerimiz ile somut projelerimizle kaynatıp kaynak paketlerimiz ile Yeniden Refah Partisi olarak, ‘Milletimiz İçin Biz Varız’ diyoruz ve inşallah bu sorunların hepsini ‘ancak ve ancak biz çözeriz’ diyoruz.
Her zaman olduğu gibi milletimizin bu gerçekleri görmesi için, bütün siyasetçilerimizin ve devlet adamlarımızın bu yanlışlıklardan kurtulması için de kardeşâne bir şekilde uyarılarımızı yapıyoruz. İnşallah Yeniden Refah Partisi olarak bütün engelleme ve zorluklara rağmen, bütün hususi medya ambargosuna rağmen, aynen Erbakan hocamızın ifadesi ile tırnaklarımızla söküp alacağız, teker teker, birer birer Anadolu'da insanımıza bu gerçekleri anlatacağız ve İnşallah hep birlikte hedeflerimize ulaşacağız ve İnşallah hep birlikte Yaşanabilir bir Türkiye'yi, Yeniden Büyük Türkiye'yi ve Yeniden Büyük Türkiye'nin öncülüğünde Adil Bir Dünya’yı hep birlikte inşa edeceğiz.
Son olarak diyorum ki;
Zafer Millî Görüşçülerindir ve zafer yakındır.